Friedman Üzerinden Batının Türkiye Senaryosu, Osmanlı Coğrafyası ve Kurulmakta Olan Yeni Düzen
George Friedman’ın Gelecek 100 Yıl kitabını bugün, yayımlandığı dönemin şartlarından çıkarıp son on beş-yirmi yıl içerisinde yaşanan gelişmelerle birlikte yeniden okuduğumuzda, insanın zihninde ister istemez daha büyük bir soru beliriyor: Friedman gerçekten geleceği güçlü bir jeopolitik okumayla tahmin mi etti, yoksa büyük güç merkezlerinde daha önceden çalışılmış uzun vadeli senaryoların kamuoyuna açık bir örneğini mi ortaya koydu? Benim üzerinde durduğum mesele tam olarak budur. Çünkü Friedman’ın kitabında Türkiye’ye biçilen rolü, Osmanlı coğrafyası üzerinden çizilen etki alanını, Rusya’nın zayıflamasını, Türkiye’nin Orta Doğu, Balkanlar, Karadeniz ve Kafkaslar yönünde güçlenmesini bugün yaşadıklarımızla yan yana koyduğumuzda, bunu yalnızca “iyi tahmin edilmiş bir gelecek” diyerek geçmek giderek zorlaşıyor.
Burada “üst akıl” kavramını, dünyanın bir odasında oturup bütün ülkeleri bir düğmeyle yöneten birkaç kişi anlamında kullanmak da istemiyorum. Büyük devletlerin, istihbarat kuruluşlarının, düşünce kuruluşlarının, küresel sermaye çevrelerinin ve strateji merkezlerinin 20, 30, 50 hatta 100 yıllık senaryolar üzerinde çalışmaları zaten bu aklın bir parçasıdır. Geleceği olduğu gibi meydana getiremezler; fakat ihtimalleri hesaplar, kendi çıkarlarına uygun gelişmelerin önünü açar, uygun olmayanları engellemeye çalışır, yönetimleri, ittifakları, ekonomik ilişkileri ve krizleri bu büyük hesapların içerisinde değerlendirirler. Bu nedenle bizim de Friedman’ı yalnızca bir yazar olarak değil, Amerikan jeopolitik aklının, onun kaleminden düşüncelerinin yansıtıldığı önemli isimlerden biri olarak okumamız gerekir.
Friedman’ın Türkiye’si Neden Osmanlı Coğrafyasına Bakıyor?
Friedman’ın Türkiye hakkındaki başlangıç noktası son derece açıktır. Türkiye tecrit edilmiş bir ülke değildir. Avrupa, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’in tam kesişme noktasında bulunmaktadır. Aynı anda birkaç coğrafyaya açılabilecek askerî, ekonomik ve tarihî kapasiteye sahip ender ülkelerden biridir. Türkiye’nin bulunduğu yer yalnız bugünkü sınırlarından ibaret değildir; tarih boyunca yönetmiş olduğu veya siyasi ve kültürel bağ kurduğu geniş bir hinterlandın merkezindedir.
Friedman bu yüzden kitabında Osmanlı İmparatorluğu haritasını boşuna kullanmıyor. Doğrudan “Osmanlı Devleti yeniden kurulacaktır” demiyor; fakat gelecekte Türkiye’nin etkisinin genişleyeceğini söylediği coğrafyayı tarif ettiğinde karşımıza Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar, Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika, Mısır ve Arap Yarımadasına doğru uzanan eski Osmanlı coğrafyası çıkıyor. Burada toprakların Türkiye’ye katılmasından değil, Türkiye’de kullanılan tabiri ile Yeni Osmanlıcılık yaklaşımında bir nüfuz ve etki alanından söz ediyor. Bu ayrım çok önemlidir. Çünkü 21. yüzyılda bir coğrafyanın yeniden örgütlenmesi için mutlaka sınırları değiştirmek veya eski biçimiyle bir imparatorluk kurmak gerekmiyor.
Friedman’a göre Türkiye ekonomik ve askerî kapasitesini artırdıkça çevresindeki güç boşluklarını dolduracaktır. Rusya’nın zayıflaması Karadeniz ve Kafkasya’da Türkiye’nin önünü açacak, Orta Doğu’daki parçalanmış yapı Ankara’nın etkisini artıracak, Balkanlardaki tarihî ve siyasi bağlar yeniden önem kazanacaktır. Onun 2050 için çizdiği “Türklerin Bölge Etkinliği” haritasına baktığımızda da gördüğümüz şey Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecekteki sınırları değil, Türkiye merkezli çok geniş bir siyasi, ekonomik ve askerî nüfuz coğrafyasıdır.
Friedman’ın Haritası ile Bugünkü Türkiye’nin Hareket Alanı
Kitap 2009 yılında yayımlandı. O günden bugüne Türkiye’nin hangi bölgelerde ağırlığını artırdığına baktığımızda dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor. Suriye, Irak, Libya, Doğu Akdeniz, Karabağ ve Kafkasya, Balkanlar, Karadeniz, Türk dünyası ve Körfez ülkeleri Türkiye dış politikasının giderek daha önemli parçaları hâline geldi. Bu gelişmelerin her birinin kendisine özgü sebepleri vardır. Dolayısıyla “Friedman yazdı, ardından bunlar uygulandı” şeklinde doğrudan kanıtlanmış bir sebep-sonuç ilişkisi kuramam. Fakat aynı ölçüde açık olan başka bir gerçek vardır: Friedman’ın Türkiye için tarif ettiği coğrafi yön ile Türkiye’nin bugün fiilen hareket ettiği coğrafi yön nedense, büyük ölçüde çakışmaktadır.
Benim için düşündürücü olan yalnızca Türkiye’nin güçlenmesi ve bunun önceden görülmüş olması değildir. Türkiye’nin Friedman’ın işaret ettiği coğrafyalarda güçlenmesidir. Eğer sadece “Türkiye güçlü olacak” deseydi bunu genel bir öngörü olarak değerlendirebilirdik. Fakat Balkanları, Karadeniz’i, Kafkasları, Suriye ve Irak’ı, Arap coğrafyasını ve eski Osmanlı etki alanını aynı geleceğin parçaları olarak işaret etmesi, bugün yaşananlarla birlikte yeniden değerlendirilmelidir.
Bu nedenle Friedman’ın kitabını bir kehanet kitabı gibi okumak da doğru değildir, tamamen fantastik bir gelecek kurgusu olarak bir kenara bırakmak da. Yapılması gereken, onun tarif ettiği ana yönleri bugünkü gelişmelerle karşılaştırmak ve şu soruyu sormaktır: Bu benzerlik yalnız coğrafyanın kaçınılmaz sonucu mudur, yoksa jeopolitiği bilen merkezlerin yıllar öncesinden hazırladığı senaryoların uygulama alanlarıyla da mı karşı karşıyayız?
Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Hattı Neden Önemli?
Bu noktada bugün ortaya çıkmakta olan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattını ayrıca değerlendirmek gerekiyor. Bu üç ülkenin savunma, güvenlik ve stratejik işbirliği arayışlarının giderek daha görünür hâle gelmesini yalnız üç ülke arasındaki geçici bir yakınlaşma olarak görmüyorum. Türkiye kuzeybatıda, Suudi Arabistan İslam dünyasının ve Arap Yarımadası’nın merkezlerinden birinde, Pakistan ise doğuda, aynı zamanda nükleer kapasiteye sahip büyük bir Müslüman ülke olarak duruyor.
Bugün henüz tamamlanmış ve bütün İslam coğrafyasını kapsayan bir “Sünni ittifakı”ndan söz etmek doğru olmaz. Fakat bunun ilk işaretlerini görmek mümkündür. Bana göre önümüzdeki yıllarda bu yapıya Mısır’ın, Körfez ülkelerinin ve farklı biçimlerde başka Müslüman ülkelerin de eklenmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bir anda tek bir siyasi devlet ortaya çıkmasından değil; önce savunma, ardından ekonomi, enerji, teknoloji, ulaştırma ve dış politika üzerinden birbirine yaklaşan bir sistemden söz ediyoruz.
Bu gelişmenin Friedman’ın Osmanlı coğrafyası tezi açısından önemli tarafı da burada ortaya çıkıyor. Çünkü zaman içerisinde bu sistem genişlerse, eski Osmanlı coğrafyasındaki ülkelerin önemli bir kısmı yeniden aynı stratejik mekanizmalar içerisinde buluşabilir. Sınırlar değişmeden, devletler ortadan kalkmadan, bayraklar ve başkentler korunarak çok daha geniş bir bölgesel bütünlük ortaya çıkabilir. Friedman’ın haritasında gösterilen nüfuz alanını gelecekte mutlaka askerî işgal veya toprak genişlemesi olarak düşünmek yerine böyle bir siyasi ve ekonomik bütünleşme biçiminde değerlendirmek bana çok daha gerçekçi geliyor.
Sünni ve Şii Dünya Aynı Büyük Senaryonun Ayrı Parçaları Olabilir mi?
Burada yalnız Sünni coğrafyaya bakmak da eksik olur. İran ve Şii coğrafyasının gelecekte nasıl konumlandırılacağı da önemlidir. Bana göre Sünni ve Şii dünyanın mutlaka sonsuza kadar birbirini ortadan kaldırmaya çalışan iki düşman yapı hâlinde kalacağı varsayımıyla düşünmemeliyiz. Tersine, bunların ayrı güç merkezleri hâlinde örgütlenmeleri, zaman zaman çatıştırılmaları, zaman zaman birbirlerini dengelemeleri ve sonunda daha büyük bir bölgesel sistem içerisinde farklı bloklar olarak tutulmaları da mümkündür.
Eğer gerçekten büyük güç merkezlerinde uzun vadeli bir Orta Doğu senaryosu bulunuyorsa, Sünni ve Şii alanların tamamen ortadan kaldırılması yerine ayrı ayrı örgütlenmesi onlar açısından çok daha yönetilebilir bir yapı meydana getirebilir. Bir tarafta Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ekseninde gelişebilecek Sünni ağırlıklı bir yapı, diğer tarafta İran merkezli Şii etki alanı bulunabilir. Bunlar birbirlerinin varlığını ortadan kaldırmadan, fakat birbirlerini sürekli dengeleyen iki bölgesel güç havzası hâline getirilebilir. Bu da batının işine gelen olacaktır.
Bunun bugün kesinleşmiş, belgelenmiş tek merkezli bir plan olduğunu söylemiyorum. Fakat yaşanan gelişmeleri, geçmişte çizilen haritaları ve geleceğe ilişkin senaryoları yan yana koyduğumuzda bu ihtimali görmezden gelmek de doğru değil. Özellikle Friedman’ın Türkiye’yi eski Osmanlı coğrafyasının önemli bir bölümünde merkez ülke olarak öngörmesi, bugün Müslüman ülkeler arasında ortaya çıkan yeni güvenlik ve savunma yakınlaşmalarıyla birlikte daha fazla anlam kazanıyor.
İsrail Bu Senaryonun Neresinde?
Tam burada Friedman’ın kitabında beni en fazla düşündüren meselelerden biri ortaya çıkıyor: İsrail. “İsrail kitapta hiç yok” demek doğru olmaz. İsrail bazı bölümlerde, sanırım olmaması rahatsız eder düşüncesi adına geçiyor ve haritalarda da adı mevcut. Fakat bugünkü Orta Doğu gerçekliği düşünüldüğünde, Friedman’ın uzun vadeli gelecek tasarımında, zalimliği ile bu geleceğin bölgedeki tasarımcısı olan İsrail’in şaşırtıcı biçimde geri planda bırakıldığını görüyoruz.
Bugünün Orta Doğu’sunda Filistin meselesinden Lübnan’a, Suriye’den İran’a, Körfez ilişkilerinden ABD’nin bölge politikalarına kadar İsrail’i hesaba katmadan ciddi bir analiz yapmak neredeyse mümkün değil. Orta Doğu’daki karmaşanın, savaşların ve güvenlik düzeninin en önemli aktörlerinden biri İsrail iken Friedman’ın 2050 ve sonrasına ilişkin büyük güç senaryosunda asıl yükselen ülke İsrail değil Türkiye’dir. Türkiye’nin karşısına ABD ve Polonya çıkar, Japonya başka bir büyük güç olarak yükselir, Rusya geriler; fakat İsrail aynı ölçüde geleceğin bağımsız büyük bölgesel gücü olarak anlatılmaz.
O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Neden? Friedman İsrail’in kapasitesini sınırlı mı görüyor? İsrail’in ABD’yle olan özel ilişkisinden dolayı onu bağımsız bir jeopolitik kutup olarak ayrıca değerlendirmiyor mu? Yoksa İsrail’in gelecekteki rolünü bugünkü gibi ön planda bir bölgesel aktörden çok, daha büyük bir güç mimarisi içerisinde korunan ve kullanılan stratejik bir merkez olarak mı görüyor?
Bu soruların kesin cevabını Friedman’ın yazdıklarından çıkaramayız. Ama bazen stratejik bir metinde anlatılanlar kadar anlatılmayanlar da önemlidir. Friedman Türkiye’nin 2050’de nerede olabileceğini, Balkanlara nasıl yayılabileceğini, Karadeniz ve Kafkasya’da nasıl güçlenebileceğini, ABD’yle neden karşı karşıya gelebileceğini uzun uzun anlatırken, bugünkü Orta Doğu’nun en önemli aktörlerinden İsrail’in gelecekteki konumunu aynı büyüklükte bir hikâyenin merkezine yerleştirmiyorsa bunu da ayrıca düşünmek gerekir.
Belki de bugün İsrail’in merkezinde bulunduğu çatışmalar, kurulacak kalıcı düzenin kendisi değil, o düzene giderken yaşanan geçiş döneminin çatışmalarıdır. Eğer öyleyse bugün merkezde bulunan bazı aktörlerin yarının mimarisindeki görevleri tamamen farklılaşabilir. Bu bir hüküm değildir; üzerinde düşünülmesi gereken bir ihtimaldir. Fakat Friedman’ın Türkiye’yi büyütüp İsrail’i görece geri planda bırakan senaryosu, özellikle bugünkü gelişmelerden sonra daha dikkatle okunmalıdır. İsrail bu yaklaşımda sessiz sedasız bir destekle nereye yerleştirilecek!
Akletmez misiniz!
Mesele Kişilere ve İktidarlara Bağlı Değil
Bu büyük resmi yalnız Erdoğan üzerinden okumak da bana göre önemli bir hata olur. Erdoğan bugün vardır, yarın başka bir lider olacaktır. Türkiye’de iktidarlar değişir. ABD’de başkanlar, Rusya’da, İran’da, İsrail’de ve Suudi Arabistan’da yöneticiler değişir. Fakat Türkiye’nin bulunduğu coğrafya değişmez. İstanbul ve Çanakkale Boğazları aynı yerde kalır. Balkanlar batımızda, Karadeniz kuzeyimizde, Kafkasya doğumuzda, Suriye ve Irak güneyimizde, Akdeniz önümüzde durmaya devam eder.
Bu sebeple Friedman’ın ortaya koyduğu şey bir Erdoğan senaryosu değildir. Bir Türkiye senaryosudur. Başa gelen insanların siyasi kimlikleri, dünya görüşleri ve bağımsızlık anlayışları bu sürecin yönünü ve uygulanma biçimini etkileyebilir. Bazı yönetimler dış yönlendirmelere daha açık olabilir, bazıları aynı jeopolitik imkânları millî çıkar lehine kullanmaya çalışabilir. Bu nedenle asıl soru “Türkiye bu coğrafyada etkili olacak mı?” değildir. Asıl soru, “Türkiye bu etkiyi kendi iradesiyle mi kullanacak, yoksa başkalarının belirlediği büyük senaryonun içinde kendisine verilen rolü mü oynayacak?” sorusudur.
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü bir ülke haritada büyüyebilir, etkinliği artabilir, askerî üsler kurabilir, ekonomik alanlar açabilir ve yine de başkalarının uzun vadeli stratejilerine hizmet ediyor olabilir. Aynı şekilde başka güçlerin oluşturduğu fırsatları kendi millî stratejisinin lehine çevirerek bağımsız hareket alanını da büyütebilir. Bu nedenle jeopolitikte yalnız “nerede olduğumuz” değil, “orada kimin hesabıyla bulunduğumuz” da önemlidir.
FETÖ Başarılı Olsaydı Senaryo Değişir miydi?
Buradan 15 Temmuz’a ve FETÖ meselesine geldiğimizde de aynı ayrımı yapmak gerekir. FETÖ’nün darbe girişimi başarılı olmuş olsaydı da bu yaklaşıma göre Türkiye’nin coğrafyası değişmeyecekti. Suriye yine güneyimizde, Irak yine sınırımızda, Karadeniz kuzeyimizde, Kafkasya ve Balkanlar yine Türkiye’nin etki ve güvenlik alanında olacaktı. Dolayısıyla Friedman’ın tarif ettiği jeopolitik baskı ve fırsatların önemli bölümü varlığını sürdürecekti.
Fakat değişebilecek olan, Türkiye’nin bu süreci hangi iradeyle yöneteceğiydi. FETÖ yönetiminin hangi devletten hangi somut emri alacağını kanıtlanmış bir gerçek gibi ifade etmek doğru değildir; böyle bir iddia somut delil gerektirir. Ancak dış bağımlılığı daha yüksek, karar alma mekanizması başka merkezlerin etkisine daha açık bir yönetimin aynı jeopolitik rotada daha kolay yönlendirilebileceği düşünülebilir.
Yani Türkiye yine Suriye’ye bakabilir, yine Irak’la ilgilenebilir, yine Balkanlarda, Kafkaslarda ve Orta Doğu’da rol üstlenebilirdi. Fakat aynı coğrafyada bulunmak, aynı siyasi iradeye sahip olmak demek değildir. Harita aynı kalabilir, fakat direksiyon değişebilir. Bu nedenle mesele yalnızca kim iktidarda sorusundan ibaret değildir; o iktidarın Türkiye’nin uzun vadeli çıkarları karşısındaki bağımsızlığı ve hareket kabiliyeti de önemlidir.
Türkiye Güçlenecek, Sonra Dengelenecek
Friedman’ın senaryosundaki en çarpıcı ayrıntılardan biri Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkinin zaman içinde değişmesidir. Başlangıçta güçlü bir Türkiye ABD için faydalıdır. Rusya’yı dengeleyebilir, Orta Doğu’daki güç boşluklarını doldurabilir ve bölgedeki Amerikan çıkarlarının korunmasına katkı sağlayabilir. Fakat Türkiye’nin gücü belirli bir noktayı geçtiğinde aynı Türkiye artık faydalı bir müttefik olmaktan çıkıp kontrol edilmesi veya dengelenmesi gereken bağımsız bir bölgesel güç hâline gelir.
Friedman bu noktadan sonra Türkiye ile Polonya arasında bir rekabet öngörüyor. ABD Polonya’yı destekliyor, Türkiye Japonya ile yakınlaşıyor ve 2050’lerde son derece spekülatif büyük bir savaş ortaya çıkıyor. Robotik ordular, uzay tabanlı sistemler, hipersonik araçlar ve enerji altyapısına yönelik savaş senaryoları kitabın bu bölümünde yer alıyor. Bunların gerçekleşip gerçekleşmeyeceği elbette bilinemez olsa da takip edeceğiz tabiki. Fakat bu ayrıntılardan daha önemli olan Friedman’ın arkasındaki jeopolitik düşüncesidir: ABD, kendisine meydan okuyabilecek büyüklüğe ulaşan bağımsız bir bölgesel gücün sınırsız biçimde büyümesine izin vermeyecektir.
Bu, Türkiye açısından üzerinde özellikle durulması gereken noktadır. Çünkü Friedman’ın dünyasında Türkiye’nin problemi güçsüz olması değildir. Tam tersine, belli bir aşamadan sonra problem “fazla güçlü” hâle gelmesidir. ABD ile ilişkilerin değişmesi de tam burada başlıyor. Önce her yönden büyütülmek adına desteklenen Türkiye, sonra dengelenmek istenen Türkiye’ye dönüşüyor.
Yenilen Ama Yok Edilmeyen Türkiye
Friedman’ın savaş senaryosunun sonunda bile Türkiye tamamen ortadan kaldırılmıyor. Askerî olarak yeniliyor, geri çekilmek zorunda kalıyor fakat kendi toprakları Polonya kadar ağır bir yıkıma uğramıyor ve bölgesel güç niteliğini koruyor. Daha sonra ABD, bu defa Polonya’nın aşırı güçlenmesini önlemek amacıyla yeniden Türkiye’ye yaklaşmaya çalışıyor.
Bu bölüm aslında Friedman’ın bütün dünya görüşünü özetliyor. Kalıcı dostluk veya kalıcı düşmanlıktan çok kalıcı çıkar ve denge vardır. Önce Türkiye’ye ihtiyaç duyulur ve güçlenmesi desteklenir. Türkiye fazla güçlendiğinde dengelenmeye başlanır. Gerektiğinde Türkiye ile savaşılır ama bütünüyle yok edilmez. Sonra başka bir aktörün yükselişi başladığında aynı Türkiye yeniden denge unsuru hâline getirilir. Fakat asıl mesele, henüz daha yaşanmamış olan ve ciddi anlamda büyük etkileri ve alanı olacak bu öngörüyü oluşturan senaryoyu, neye göre, kimin gözetiminde kurgulamış olduğu.
Dolayısıyla Friedman’ın anlatısından çıkarılması gereken esas mesaj, savaşın 2051’de tam olarak nasıl olacağı değildir. Asıl mesaj,önce destek verse de sonrasında fazla büyümelerini önleyecek şekilde, büyük güçlerin başka ülkeleri sürekli bir denge düzeni içinde tutmak istemeleridir.
Olacak mı?
Etrafınıza bakın.
Hilafet Böyle Bir Sürecin Sonunda Yeniden Gündeme Gelir mi?
Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır ve diğer Müslüman ülkeler ileride savunma, ekonomi, siyaset ve güvenlik alanlarında giderek birbirine bağlanırsa, bunun yalnız jeopolitik değil tarihsel ve siyasi sonuçları da olacaktır. Böyle geniş bir İslam coğrafyasının ortak mekanizmalar etrafında örgütlenmesi, bir aşamadan sonra “üst siyasi birlik” tartışmasını da beraberinde getirebilir. Bu noktada doğal olarak hilafet kavramı da yeniden gündeme gelebilir.
Bugünden “bu süreç mutlaka hilafetle sonuçlanacaktır” demek için elimizde yeterli veri yoktur. Fakat İslam ülkeleri arasında çok ileri düzeyde bir siyasi ve güvenlik bütünleşmesi gerçekleşirse hilafetin sembolik, tarihsel veya siyasi bir birlik modeli olarak tartışılması şaşırtıcı olmaz. Özellikle Türkiye’nin eski Osmanlı coğrafyasında merkez ülke hâline gelmesi, Suudi Arabistan’ın İslam dünyasındaki dinî ağırlığı ve Pakistan’ın askerî kapasitesi birlikte düşünüldüğünde, bu tartışmanın ileride ortaya çıkma ihtimalini tamamen dışlamak da doğru değildir.
Burada Türkiye açısından sık dile getirilen “hilafet TBMM’nin uhdesinde veya manevi şahsında mündemiçtir” yaklaşımının tarihsel dayanağını da doğru ifade etmek gerekir. 3 Mart 1924 tarihli 431 sayılı Kanun, hilafet makamını kaldırırken hilafetin “hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç” olduğunu söylemiştir.
Yine de Friedman’ın Osmanlı coğrafyası merkezli Türkiye tezini, Müslüman ülkeler arasında ortaya çıkmakta olan yeni güvenlik ilişkilerini ve gelecekte oluşabilecek bölgesel örgütlenmeleri birlikte düşündüğümüzde, hilafet meselesini de tamamen düşünce alanının dışında bırakmamak gerekir. Bunun siyasi bir makam mı, sembolik bir birlik mi, farklı devletlerin oluşturduğu gevşek bir üst yapı mı olacağı ise bugünden bilinemez.
Belki de Amaç Osmanlı’yı Yeniden Kurmak Değil, Osmanlı Coğrafyasını Yeniden Örgütlemek
Bütün bu parçaları yan yana koyduğumuzda bence önemli bir noktaya ulaşıyoruz. Geleceğin büyük jeopolitik düzenlemeleri eski çağlarda olduğu gibi bir ülkenin başka ülkeleri işgal edip doğrudan sınırlarına katması şeklinde olmak zorunda değildir. Osmanlı Devleti yeniden kurulmayabilir, bugünkü devletlerin bayrakları ve sınırları yerinde kalabilir. Fakat aynı coğrafya ortak güvenlik, ortak savunma sanayii, ticaret, enerji, ulaştırma, teknoloji, finans ve siyasi istişare mekanizmalarıyla birbirine bağlanabilir.
Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır, Körfez ülkeleri, Irak, Suriye ve Balkanlardaki devletlerin kendi bağımsızlıklarını koruyarak büyük bir ekonomik ve güvenlik ağı içinde buluşmaları mümkündür. Böyle bir durumda siyasi haritaya baktığımızda hiçbir şey değişmemiş gibi görünür; fakat gerçekte jeopolitik harita tamamen değişmiştir.
Belki de Friedman’ın eski Osmanlı haritasını kullanmasının bugün açısından en anlamlı okuması budur. Mesele bir imparatorluğun aynı biçimde yeniden kurulması değil, bir zamanlar aynı siyasi çatı altında bulunan coğrafyanın farklı yöntemlerle yeniden birbirine bağlanması olabilir.
Üst Akıl mı, Coğrafyanın Mecburiyeti mi?
Burada başladığımız soruya yeniden dönüyoruz. Friedman bunları nasıl öngördü? Büyük bir stratejik planı mı aktarıyordu, yoksa yalnızca coğrafyanın mecburiyetlerini gelecek adına, gerçek olamayacak kadar çok iyi mi okuyordu?
Bence bu iki ihtimali birbirinden tamamen koparmak zorunda değiliz. Büyük güçlerin strateji merkezleri zaten coğrafyanın ortaya çıkaracağı ihtimalleri önceden hesaplar. Türkiye’nin nerede güçlenebileceğini, Rusya’nın gerilemesinin hangi boşlukları doğuracağını, Arap coğrafyasındaki parçalanmanın hangi ülkeyi öne çıkaracağını, Balkanlardaki dengelerin nasıl değişebileceğini çalışırlar. Ardından kendi çıkarlarına uygun gelişmelere müdahale etmeye, bazı aktörleri teşvik etmeye, bazılarını sınırlandırmaya, dolayısıyla yolu istedikleri şekilde şekillendirmeye çalışırlar.
Bu nedenle yaşanan her şeyi “tamamen kendiliğinden gelişiyor” diye okumak ne kadar eksikse, bütün gelişmelerin tek merkezden kusursuz biçimde yönetildiğini düşünmek de o kadar eksiktir. Tarih bu ikisinin arasında ilerler. Jeopolitik şartlar imkânları meydana getirir; büyük güçler bu imkânları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışır; devletlerin ve liderlerin başarısı ise başkalarının senaryosunda sürüklenmek yerine bu imkânları kendi milletlerinin lehine çevirebilmeleridir.
Friedman’ın Yazdıklarından Çok Yazmadıklarını da Okumak
Friedman’ın kitabını bugün önemli yapan şey bütün tarihlerinin ve bütün tahminlerinin gerçekleşmesi değildir. Zaten 2050’lerde Polonya-Türkiye savaşı çıkacağını veya robot orduların tam onun anlattığı biçimde kullanılacağını bugün bilemeyiz. Böyle ayrıntıları, bugünden kesin gelecek olarak almak yanlış olur.
Ama büyük çerçeve önemlidir. Türkiye yükseliyor. Rusya’nın gücü azalınca Türkiye’ye yeni alanlar açılıyor. Türkiye Balkanlara, Karadeniz’e, Kafkaslara ve Orta Doğu’ya doğru ağırlık kazanıyor. Eski Osmanlı coğrafyasının önemli bölümünde nüfuz oluşturuyor. Türkiye belli bir noktadan sonra ABD açısından desteklenecek ülkeden dengelenecek ülkeye dönüşüyor. Bütün bunların yanında İsrail’in bugünkü bölgesel ağırlığına rağmen uzun vadeli büyük güç hikâyesinde beklenenden daha sınırlı kalması ise ayrıca düşünülmesi gereken bir işarettir.
Belki Friedman’ın kitabını yeniden okurken yalnızca “Ne söyledi?” diye sormamalıyız. “Neyi neden bu kadar ayrıntılı söyledi, neyi neden daha az söyledi?” diye de sormalıyız. Çünkü bazen bir stratejik metindeki sessizlik, yazılmış cümlelerden daha fazla soru doğurabilir.
Başkalarının Yüz Yıllık Senaryosunda mı, Kendi Yüz Yılımızda mı?
Bütün bunları bir araya getirdiğimde benim vardığım sonuç şudur: Friedman’ın öngörüleri ile bugünkü gelişmeler arasındaki benzerlikler ciddiye alınmalıdır. Fakat bundan hareketle elimizde belgelenmemiş her gelişmeyi kesinleşmiş bir “üst akıl planı” olarak ilan etmek yerine, daha önemli ve daha zor soruyu sormalıyız: Türkiye önümüzdeki büyük dönüşümün öznesi mi olacak, nesnesi mi?
Türkiye’nin güçlenmesi tek başına yeterli değildir. Osmanlı coğrafyasında yeniden etkili olması da tek başına yeterli değildir. Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattının geniş bir İslam ülkeleri ittifakına dönüşmesi bile tek başına başarı değildir. Sünni dünyanın merkezinde yer almak, Şii dünya ile yeni bir bölgesel denge oluşturmak veya ileride çok daha geniş bir siyasi yapının öncüsü olmak da tek başına bağımsızlık anlamına gelmez.
Çünkü asıl mesele kimin senaryosunun uygulandığıdır.
Eğer büyük devletler Türkiye’nin 2050’de, 2060’ta ve 2100’de nerede olacağı üzerine çalışıyorlarsa, bizim de kendi yüz yıllık devlet senaryomuzu hazırlamamız gerekir. Başkalarının hazırladığı haritaları okumalıyız ama kendi haritamızı da çizmeliyiz. Başkalarının Türkiye’ye biçtiği rolleri anlamalıyız ama kendi rolümüzü kendimiz tarif etmeliyiz. İttifaklara girebiliriz, bölgesel sistemler kurabiliriz, güçlenebiliriz; ancak bütün bunları millî iradenin ve milletin uzun vadeli çıkarlarının hizmetinde yapabiliyorsak gerçek anlam taşır.
Friedman’ın kitabından çıkarılması gereken en önemli sonuç bana göre “Türkiye mutlaka süper güç olacaktır” şeklindeki heyecan verici cümle değildir. Daha önemli olan şudur: Türkiye’nin güçleneceğini başkaları yıllar öncesinden hesaplıyor ve buna göre senaryolar hazırlıyorsa, Türkiye de başkalarının kendisi için hazırladığı senaryoların farkında olmak zorundadır.
Bugün aynı coğrafyaların yeniden hareketlendiğini görüyoruz. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Mısır, Körfez, Pakistan ve giderek daha geniş İslam coğrafyası yeni ilişkilerin, yeni ittifakların ve yeni güç arayışlarının içine giriyor. Osmanlı coğrafyasının parçaları farklı biçimlerde yeniden birbirine yaklaşıyor. Sünni ve Şii dünyanın gelecekte nasıl örgütleneceği henüz belli değil. İsrail’in bu yeni düzende alacağı rol de bugünkü görüntüden farklı olabilir. Hilafet gibi bugün uzak görünen tarihî kavramların yarının şartlarında hangi biçimde tartışılacağını da bilmiyoruz.
Ama artık sormamız gereken soru yalnızca “Friedman bunları nasıl bildi?” değildir. Daha önemli soru şudur: Biz bunların nereye gittiğini görüyor muyuz?
Çünkü gerçek bağımsızlık yalnızca güçlü bir orduya, büyük bir ekonomiye veya geniş bir nüfuz alanına sahip olmak değildir. Başkalarının kurduğu oyunda güçlü bir oyuncu olmak da gerçek bağımsızlık için yeterli değildir.
Gerçek bağımsızlık, oyunu görebilmek, senaryoyu okuyabilmek ve gerektiğinde başkalarının senaryosundan çıkarak kendi yüz yıllık geleceğinin senaryosunu yazabilmektir.
Bildirdiği haricindekini bilmiyor olsak da, tabi ki, Allah’ın da, bir senaryosu var ve bu, her senaryonun üzerindedir.