Türkiye’de dernekten vakfa, platformdan siyasi partiye kadar pek çok yapıda dikkat çeken bir yönetim anlayışı var: Liderlik iddiasında bulunan bazı insanlar, yanlarında güçlü kişiliklerin bulunmasından rahatsızlık duyuyor.
Oysa güçlü bir liderin en büyük kazanımı, çevresinde kendisinden daha bilgili, daha tecrübeli ve gerektiğinde kendisine itiraz edebilecek insanların bulunması değil midir?
Peki, neden bunun tam tersi yaşanıyor?
Sorunun cevabı, kimi zaman gücün nasıl elde edildiğinde saklıdır.
Bazıları bulundukları konuma baskıyla, kulislerle veya çeşitli hesaplarla ulaşmıştır. Bazıları ise içerisinde yetiştiği bir yapının imkânlarıyla güç kazandıktan sonra oradan ayrılarak kendi oluşumunu kurmuştur.
Elbette her ayrılık yanlış, her yeni oluşum kişisel hesapların sonucu değildir. İlkesel duruşuyla yeni bir yol açan insanlar da vardır. Ancak gücü elde etmek için başkalarını etkisizleştirmeyi yöntem hâline getirenlerin, aynı yöntemlerin kendilerine karşı kullanılmasından endişe duyması şaşırtıcı değildir.
Çünkü insan, gücü hangi yollarla elde etmişse bazen onu aynı yollarla kaybetmekten korkar.
Bu korku zamanla bir yönetim anlayışına dönüşür. Güçlü kişilikler potansiyel rakip, eleştiri sadakatsizlik, farklı düşünce ise tehdit olarak görülmeye başlanır.
Asıl düşündürücü olan, bütün bunların hangi gerekçelerle savunulduğudur.
Kimisi Allah rızasını, kimisi vatanın bekasını, kimisi demokrasiyi, kimisi milletin geleceğini, kimisi de gelecek nesillerin sorumluluğunu öne çıkarır.
Bunların her biri son derece kıymetli değerlerdir. İnsanlar elbette inançları, ülkeleri ve idealleri uğruna mücadele edebilir; bu mücadelede samimi de olabilirler.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken ince bir çizgi vardır:
Bir değeri korumakla, o değer adına elde edilen konumu korumak aynı şey değildir.
İnsan bazen bu ikisini birbirine karıştırabilir. Kendi makamına yöneltilen eleştiriyi davasına saldırı, kararlarının sorgulanmasını birliğe tehdit, yanında güçlenen insanları ise hareketin geleceği açısından tehlike olarak değerlendirebilir.
Üstelik bunu her zaman bilinçli bir çıkar hesabıyla da yapmayabilir. Kendisini davasıyla öylesine özdeşleştirir ki kendi konumunu korumanın davayı korumak olduğuna gerçekten inanabilir.
İşte asıl tehlike de burada başlar.
Çünkü bu noktadan sonra kişisel endişeler, kutsal değerlerin ve büyük ideallerin arkasına gizlenebilir. İstişarenin yerini itaat, liyakatin yerini koşulsuz sadakat alabilir.
Oysa Allah rızası için çalışan bir insan, kendisinden daha faydalı hizmet edecek kişilerin önünü açabilmelidir.
Vatanını seven, ülkesinin yetiştirdiği güçlü insanları rakip değil, kazanım olarak görmelidir.
Demokrasiyi savunan, önce kendi kurumunda eleştiriye ve farklı düşüncelere tahammül edebilmelidir.
Gelecek nesiller için mücadele eden ise kendisinden sonrasını hazırlayabilmelidir.
Elbette liderlik, her itirazı kabul etmek veya kurum disiplininden vazgeçmek değildir. Güçlü kişilik sahibi olmak da her karara karşı çıkmak anlamına gelmez. Önemli olan, kişisel çekişmelerle ilkesel eleştirileri birbirinden ayırabilecek bir yönetim olgunluğuna sahip olmaktır.
Çünkü güçlü kurumlar, herkesin aynı düşündüğü yerlerde değil, farklı düşünebilen insanların ortak ilkelerde buluşabildiği ortamlarda gelişir.
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca güçlü liderler değildir. **Güçlü insanlarla çalışabilen, yetki paylaşabilen, eleştiriye açık ve kendisinden sonra da yaşayabilecek kurumlar oluşturabilen liderlerdir.**
Bir dernekte, vakıfta veya siyasi partide bunu başaramayan bir kişinin, daha büyük sorumluluklar üstlendiğinde ortak aklı hayata geçirmesi de kolay olmayacaktır.
Bu nedenle liderlik iddiasında bulunanların söyledikleri kadar, çevrelerindeki insanlara nasıl davrandıklarına da bakmalıyız.
Kendilerinden daha yetenekli insanlara alan açıyorlar mı? Eleştiriyi dinliyorlar mı? Yetki ve sorumluluğu paylaşabiliyorlar mı? Kendilerinden sonra görevi devralabilecek insanları yetiştiriyorlar mı?
Bunlar bir liderin gerçek yönetim anlayışını ortaya koyan sorulardır.
Ve belki de herkesin, özellikle de liderlik iddiasında bulunanların, kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
Ben gerçekten inandığım değerleri mi koruyorum, yoksa o değerler sayesinde elde ettiğim konumu mu?
Çünkü makamlar geçici, uğruna mücadele edildiği söylenen değerler ise kişilerden büyüktür.
Gerçek lider, davasını kendi varlığına mahkûm etmez; kendisinden daha güçlü insanların yetişmesine imkân sağlayarak davasının geleceğini güvence altına alır.
Sonuçta bir davanın büyüklüğü, liderinin ne kadar vazgeçilmez olduğuyla değil, o lider olmadan da ne kadar güçlü kalabildiğiyle anlaşılır.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.