Köprü ve otoyolların gelecekteki gelirleri devredilirken, BüyükAile–Şeffaf Süreç modeli 2009’dan beri aynı soruyu soruyor: Devlet var, sermaye var; millet nerede?
Türkiye bugün gerçekten çaresiz olduğu için mi köprülerin ve otoyolların işletme haklarını özel sektöre devretmeye hazırlanıyor? Önce bu soruyu doğru sormamız gerekir. Çünkü ortada köprülerin tapusunun satılması şeklinde bir durum yok. 5 Eylül 2026 tarihinde açıklanan düzenleme, iki Boğaz köprüsü ve çeşitli otoyolların mülkiyetinin devlette kalması şartıyla işletme hakkının uzun süreli olarak özel sektöre devredilebilmesine imkân tanıyor. Süre 30 yıla kadar uzanabiliyor.
Ancak “satılmıyor, yalnızca işletme hakkı devrediliyor” demek de tartışmayı bitirmiyor. Çünkü bir kamu varlığının önümüzdeki otuz yıl boyunca üreteceği gelirin kullanım hakkının devredilmesi, ekonomik bakımdan gelecekteki gelir akışının bugünkü bir bedel karşılığında paylaşılması veya devredilmesi anlamına gelir. Bunun kötü olup olmadığı ise ideolojik bir cevapla değil; alınacak bedel, işletmecinin üstleneceği yatırım ve bakım yükümlülükleri, risk dağılımı, ücret politikası ve kamuya kalacak gelir üzerinden hesaplanmalıdır.
Öyleyse mesele özel sektörün köprü işletmesi değildir. Mesele şudur: Devlet var, sermaye var; millet nerede?
Bizim 2009 yılında BüyükAile–Şeffaf Süreç modelini sahaya indirirken sorduğumuz soru buydu. Üstelik o tarihte köprü ve otoyolların işletme haklarının özelleştirilmesi zaten kamu gündemindeydi. Özelleştirme İdaresinin kendi 2009 faaliyet raporunda, Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri ile otoyolların işletme hakkının verilmesine ilişkin çalışmaların sürdüğü, hatta bu amaçla daha 2007 yılında danışmanlık sözleşmesi yapıldığı görülmektedir.
Biz o gün başka bir yol önerdik: Devlet, millet ve sermayeyi aynı ekonomik modelin üç ortağı hâline getirelim.
Çünkü devlet zaten sistemin içindedir. İmtiyazı veren, düzenlemeyi yapan, tarifeyi belirleyen, kamulaştırmayı gerçekleştiren, hukuki zemini hazırlayan ve bazı modellerde talep veya ödeme garantileri veren devlettir. Sermaye de sistemin içindedir. Projeyi yapar, işletir, finansmanı sağlar, yönetim ve teknik risk üstlenir ve doğal olarak yatırımının karşılığını almak ister.
Fakat bugünkü modellerin çoğunda vatandaşın rolü ağırlıklı olarak kullanıcı olmaktır. Köprü yapılırken vatandaş adına kamu otoritesi vardır, finansman sistemi vardır, bankalar vardır, şirket vardır; fakat vatandaş gelir paylaşımının doğrudan tarafı değildir.
BüyükAile modeli bu eksikliği gidermeyi öneriyordu.
Diyorduk ki sermayenin hakkını ortadan kaldırmayalım. Tam tersine sermaye gelsin, yatırım yapsın, yönetsin ve makul kârını kazansın. Devlet de düzenleyici, garantör ve kamu menfaatinin koruyucusu olarak sistemde bulunsun. Ama üçüncü ayak olan millet de bu yapının gerçek ortağı olsun.
Bu düşünce bugün 2009 yılından daha da anlamlı hâle gelmiştir.
Çünkü 2026 yılı kamu maliyesine baktığımızda Türkiye'nin “iflas etmiş” veya borçlarını çeviremeyecek bir devlet görüntüsü verdiğini söylemek doğru değildir. Mart 2026 itibarıyla kamu net borç stokunun millî gelire oranı yüzde 13,3, AB tanımlı genel yönetim borç stokunun millî gelire oranı ise yüzde 23,1 seviyesindedir. Bunlar tek başına “devlet çaresiz kaldı” dedirtecek oranlar değildir.
Fakat bütçenin üzerinde ciddi bir finansman baskısı vardır.
2026 yılının ocak-temmuz döneminde merkezi yönetim bütçesi yaklaşık 1 trilyon 321 milyar lira açık vermiştir. Aynı dönemde faiz harcamaları yaklaşık 1 trilyon 791 milyar liraya ulaşmıştır. Buna karşılık bütçe faiz hariç tutulduğunda yaklaşık 470 milyar lira fazla vermektedir.
Bu rakam bize çok önemli bir şey söylüyor: Devletin temel problemi yalnızca “gelir yokluğu” değildir. Finansmanın maliyeti giderek büyümektedir. Borcun çevrilmesi, faiz yükü ve bütçenin finansmanı kamu yönetiminin hareket alanını daraltmaktadır.
Temmuz 2026 sonunda merkezi yönetim borç stoku 15,46 trilyon liraya ulaşmış, bunun 7,89 trilyon liralık bölümü döviz cinsi borçlardan oluşmuştur. Yani merkezi yönetim borcunun yaklaşık yarısı döviz cinsindedir.
Ekonomi büyümeye devam etmektedir; ancak büyüme çok yüksek değildir. TÜİK'e göre 2026 yılının ikinci çeyreğinde ekonomi yıllık yüzde 2,3 büyümüştür. Yeni Orta Vadeli Program ise 2026 yılının tamamı için yüzde 3,3 büyüme tahmin etmektedir. Ağustos 2026 itibarıyla yıllık tüketici enflasyonu da yüzde 31,51 düzeyindedir.
Dolayısıyla ortada bir “devlet battı, köprüleri satmak zorunda kaldı” tablosu yoktur. Fakat yüksek faiz, yüksek enflasyon, bütçe açığı ve finansman ihtiyacının, kamuya ileriki yıllarda gelir sağlayacak varlıklardan bugünden kaynak üretme arayışını cazip hâle getirdiği de açıktır.
Nitekim yeni Orta Vadeli Program'da özelleştirme gelir beklentilerinin önümüzdeki yıllarda belirgin biçimde yükselmesi dikkat çekmektedir. Program çerçevesinde 2026 için 107,3 milyar lira, 2027 için 183 milyar lira, 2028 için 163,5 milyar lira ve 2029 için 143 milyar lira özelleştirme geliri öngörülmektedir. Ancak bu tutarların tamamının köprü ve otoyollardan geleceğini söylemek için elimizde yeterli veri yoktur. Dolayısıyla mali baskıyla özelleştirme kararları arasında ilişki kurulabilir; fakat “köprüler sadece bütçe açığını kapatmak için devrediliyor” şeklinde kesin bir hüküm vermek doğru olmaz.
Asıl tartışılması gereken başka bir şeydir.
Devlet gelecekteki gelirini bugünden değerlendirecekse neden vatandaş yalnızca seyirci olsun?
BüyükAile modeli burada devreye girer.
Bizim önerdiğimiz sistemde altyapı projesi için bir ortaklık yapısı kurulurdu. Devletin payı belli olurdu. Projeyi gerçekleştirecek ve işletecek sermayenin payı belli olurdu. Milletin payı da baştan belirlenirdi. Hiçbir taraf diğerini sistemden dışlamazdı.
Parası olan vatandaş isterse ayrıca yatırım yapar, belirlenen sınırlar içinde ilave hisse alabilirdi. Fakat yalnız parası olanların ortak olduğu bir sistem de BüyükAile anlayışına uymaz. Çünkü bu durumda yine sermayesi olan kazanır, sermayesi olmayan dışarıda kalır.
Bu nedenle bir taban vatandaşlık payı bulunmalıdır.
O gün adına Türkiye Kart dediğimiz, BüyükAile'nin Aidiyet Kartı mantığı bunun araçlarından biriydi. Vatandaş günlük hayatını sürdürürken anlaşmalı ticaret sisteminden oluşan indirimlerin veya ticari katkı paylarının belirli bölümü kendi altyapı ortaklık hesabına aktarılabilirdi. Vatandaş cebinden ayrıca para çıkarmadan zaman içerisinde ülkesinin altyapısında pay sahibi olabilirdi.
Ancak bunu da yalnız tüketime bağlamak doğru değildir. Çünkü yüksek gelirli insan daha fazla tüketir ve daha fazla pay biriktirir. BüyükAile'nin adalet anlayışı açısından bugün modeli bir adım daha ileri taşımak gerekir: Her vatandaşa eşit bir temel ortaklık payı verilmeli; alışverişten, tasarruftan veya gönüllü yatırımdan gelen katkılar bunun üzerine eklenmelidir.
İkinci kaynak Şeffaf Süreç modelidir.
Devlet özel sektöre büyük bir ihale verdiğinde sadece işi vermiş olmaz. O işin kalitesi, süresi, maliyeti, teslim şartları, garanti yükümlülükleri ve kamu faydası vardır. BüyükAile içerisinde öngördüğümüz Halk Denetim yapısı bu süreçleri vatandaş adına izler.
İhale neden yapıldı?
Kim aldı?
Hangi şartlarla aldı?
Ne zaman teslim edecek?
Kaç yıl işletecek?
Garantisi nedir?
Kamu hangi riski aldı?
Şirket hangi riski aldı?
Gerçekleşen trafik ne kadar?
Bakım yapıldı mı?
Sözleşmedeki şartlara uyuldu mu?
Kamu ne kazandı?
Şirket ne kazandı?
Ve nihayet millet ne kazandı?
Şeffaf Süreç dediğimiz şey buydu.
Denetim göstermelik bir vatandaş katılımı değildir. Ölçülebilir, profesyonel ve sözleşmeye bağlanmış bir faaliyettir. Bu faaliyetin ekonomik karşılığı da vatandaş ortaklık havuzuna aktarılabilir. Böylece millet yalnız denetleyen değil, denetlediği ekonomik faaliyetin ürettiği değerden pay alan taraf olur.
BüyükAile'nin yıllardır söylediği cümle bu nedenle basittir:
Devlet iş verir, halk denetler ve kazanca ortak olur.
Bu modeli Osmangazi Köprüsü'nde de, 1915 Çanakkale Köprüsü'nde de, otoyollarda da, havalimanlarında da, enerji yatırımlarında da düşünmek mümkündü ve bugün hâlâ mümkündür.
Üstelik bunun sermayeye karşı bir tarafı yoktur.
Sermaye yine kazanacaktır. Hatta vatandaşın ortak olduğu bir yatırımın toplumsal meşruiyeti çok daha güçlü olur. Devlet açısından da sistem yalnız finansman modeli olmaktan çıkar, toplumsal aidiyet modeline dönüşür.
İnsan kendi köprüsüne başka türlü bakar.
Kendi otoyoluna başka türlü bakar.
Kendisinin pay aldığı şirketin bilançosunu başka türlü takip eder.
Çünkü artık karşısında “devletin malı” veya “şirketin işlettiği yol” yoktur. Kendisinin de ortak olduğu millî bir ekonomik varlık vardır.
Burada zenginle fakirin ortaklık oranını da doğru kurmak gerekir. Büyük sermaye yatırım yaptığı için daha yüksek ekonomik pay alabilir; fakat yönetim ve kamusal karar gücü yalnız sermaye miktarına bağlanmamalıdır. Sermayenin oranı baştan sınırlandırılmalı, devletin düzenleyici gücü korunmalı, milletin payı parçalanamayacak veya spekülasyona konu olmayacak şekilde güvenceye alınmalıdır.
Böylece vatandaş hisselerini bir gün ihtiyaçtan satmak zorunda kalan küçük yatırımcıya dönüşmez. Sistem ona sürekli ve nesiller arası bir pasif gelir hakkı üretir.
Bugün tartışmamız gereken konu bu yüzden “köprü özel sektör tarafından işletilsin mi işletilmesin mi?” sorusundan daha büyüktür.
Soru şudur:
Otuz yıl boyunca gelir üretecek bir kamu varlığı için devlet masadaysa, finansman kuruluşları masadaysa ve sermaye masadaysa, bu ülkenin insanı neden masada değildir?
Bir defalık gelir elde etmek devlet bütçesini rahatlatabilir. Fakat sürekli gelir üreten varlıkların kazancını toplumla paylaşan bir sistem kurmak milletin bilançosunu da güçlendirir.
Devletin bütçesi kadar milletin bütçesini de düşünmek zorundayız.
Ekonomik kalkınma yalnız devlet hazinesinin büyümesi değildir. Bir ülkede otoyol sayısı artarken vatandaşın borcu artıyorsa, köprü sayısı artarken hanelerin ekonomik güvenliği azalıyorsa, millî servet büyürken insanların o servetteki payı büyümüyorsa kalkınmanın paylaşım ayağında eksiklik vardır.
BüyükAile tam olarak bu noktada farklı bir şey söylüyor.
Devlet küçülsün demiyor.
Sermaye çekilsin demiyor.
Millet sermayenin yerine geçsin de demiyor.
Devlet, millet ve sermaye aynı masaya otursun diyor.
Devlet güven versin.
Sermaye üretsin.
Millet denetlesin.
Ve ortaya çıkan değeri birlikte paylaşsınlar.
Bugün iki Boğaz köprüsünün ve otoyolların işletme hakları yeniden tartışılırken, 2009 yılında sorduğumuz soru hâlâ cevabını bekliyor:
Devlet var. Sermaye var. Peki millet nerede?
Eğer yeni bir model kurulacaksa millet gişeden geçen müşteri olarak değil, o gişenin gelirinde payı bulunan ortak olarak sisteme girmelidir.
Geleceğimizi yalnız borçlanarak finanse etmek yerine geleceğin gelirlerine milleti de ortak edebiliriz. Kamu varlıklarının gelirlerini birkaç büyük ekonomik oyuncu ile paylaşmak yerine milyonlarca haneye yayılan bir ortaklık ekonomisine dönüştürebiliriz.
Üstelik bunu kimsenin hakkını elinden almadan yapmak mümkündür.
Sermaye kazanır.
Devlet kazanır.
Millet kazanır.
BüyükAile'nin farkı da buradadır:
Mesele köprünün kimin işlettiği değildir. Mesele köprüden doğan değerin kimler arasında paylaşıldığıdır.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.