Nefsin Korkakları, Dilin Kahramanları
Kelimelerin bu kadar bol, eylemlerin bu kadar kıt olduğu başka bir çağ yaşanmamıştır herhalde. İlahi hitap, asırlar öncesinden insanın yüzüne çarpan o sarsıcı soruyu sorarken tam da bugünün vitrinini tarif ediyordu: “Neden yapmadıklarınızı söylersiniz?”
Bugün klavye başında cennet parsellere ayrılıyor, sokakta ahlak bekçiliği yapılıyor, herkes birbirinin günahına parmak sallayarak kendi arınmışlığını ilan ediyor. İnandığını iddia ettiği dinin adaletini hayatına zerrece sokmayanlar, sevgisini dilinden düşürmediği peygamberin ahlakından tek bir kırıntıyı dahi nefsine yediremeyenler, başkalarına hiza vermekten bir an olsun yorulmuyor. Sevmek, onun gibi yaşamaya cesaret etmek değil de sadece adını zikredip sorumluluktan kaçmanın ucuz bir kılıfı haline gelmiş durumda.
Elbette kimse kimseden bir peygamber sabrı, bir veli teslimiyeti beklemiyor. Hepimiz kusurluyuz; hiçbirimiz ateşe tereddütsüz atılan Hz. İbrahim değiliz, balığın karnındaki o derin karanlıkta nefsini itiraf edip tövbe eden Hz. Yunus da değiliz. Zindanı sarayın fani şehvetine tercih eden Hz. Yusuf gibi nefsimizi ayaklarımızın altına alıp çiğnemek, her faniye nasip olacak bir harç değil. İnsan oluşumuz, zaaflarımızla mühürlenmiş. Buraya kadar herkesin bir mazereti, sığınacak bir acziyeti var.
Fakat affedilemeyecek olan şey, yapamadığı erdemin tüccarlığına soyunmaktır. İşte tam da bu yüzden; sosyal medyada afili bir ahlak dersi paylaşırken, gerçek hayatta birine üst perdeden nasihat ederken ya da büyük büyük doğruları savunurken parmaklarınız klavyede, kelimeleriniz dilinizin ucunda bir anlığına dursun. Durun ve kendinize şu yalın soruyu sorun: “Bu paylaştığımı ben hayatımda uyguluyor muyum? Başkalarına dayattığım, söylediğim bu doğruyu ben kendim yapıyor muyum?”
İçinizdeki o sesi duyup bu soruya cevap vermeden hemen önce, Homeros’un İlyada destanındaki o çarpıcı sahneyi hatırlayın. Er meydanında, koca bir orduya “Karşıma çıkacak kimse var mı?” diye bağırıldığında savaşçıların düştüğü o trajik hal gelsin aklınıza:
Korktular, evet diyemediler; utandılar, hayır diyemediler.
Bugünün sahte ahlak kahramanları da kendi vicdanlarının karşısında tam olarak bu arafta debeleniyor. Nefis denen o dev cüsseli düşmanın karşısına dikilip kendi söylediklerini yaşamaya korkuyorlar; ama o er meydanından çekilip "Ben de acizim, kendi söylediklerimi yapamıyorum" demeye de kibirleri yüzünden utanıyorlar. Ne savaşıyorlar ne de meydandan çekiliyorlar. Ne Yusuf olabiliyorlar ne de Yusuf olamadıklarını itiraf edebiliyorlar. Kendi adımlayamadıkları o çetin ahlak yolunda, sadece konuşarak yürümüş gibi yapıyorlar.
Oysa hayatın terazisi çok basittir: Ya inandığın o ağır yükü sırtlayıp gereğini yapacaksın, ya da yapamadığını bilip başını öne eğecek, edebinle susacaksın. Kendi nefsine söz geçiremeyen bir dilin, başkalarına istikamet çizmeye hakkı yoktur.
Eğer yaşayamıyorsanız, hiç değilse susmanın o asil mahcubiyetine sığının. Zira yapmadığını söyleyenlerin gürültüsü, hiçbir zaman hakikatin sesini bastırmaya yetmeyecektir.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.