Yardım Etmek Yetmez; İnsanı Mahcup Etmeyen Sistem Kurmak Gerekir
İstanbul Valiliğinin ihtiyaç sahibi öğrencilerin okul kantinlerinden yararlanabilmeleri için bir kart sistemi uyguladığını görünce yıllardır üzerinde durduğum bir mesele yeniden gündemime geldi.
Öncelikle yanlış anlaşılmasın: Bir çocuğun karnının doyurulmasına, ihtiyaç sahibi bir ailenin desteklenmesine kim karşı çıkabilir? Sosyal devletin görevi zaten ihtiyacı görmek ve insanını yalnız bırakmamaktır.
Benim itirazım yardıma değil, yardımın yönteminedir.
Çünkü bazen iyi niyetle yapılan bir yardım, yanlış tasarlanmış bir sistem yüzünden yardım edilen insanı mahcup edebilir. Hele söz konusu olan bir çocuksa, meseleyi yalnız ekonomik tarafından değil, onun arkadaşlarının arasındaki konumu, psikolojisi ve onuru açısından da düşünmek gerekir.
İhtiyaç sahibi çocuklara diğer çocuklardan farklı bir kart verdiğinizde, o kart artık yalnızca ödeme aracı değildir. İster istemez çocuğun ekonomik durumunu görünür hale getiren bir işarete dönüşme riski taşır.
Oysa buna hiç gerek yok.
Bugünün teknolojisiyle yardımın kendisini görünür hale getirmeden, faydasını çocuğa ulaştırmak mümkündür.
Biz yıllar önce bunu söyledik.
Sadece söylemekle de kalmadık.
Geliştirdik, projelendirdik ve patentledik.
2012/08242: Bugün Konuştuğumuz Sistem Yıllar Önce Patent Dosyasına Girdi
Bu noktada tarihî bir kaydı özellikle ortaya koymak gerekiyor.
2012/08242 başvuru numaralı “Her Türlü Kart Yönetim Sistemi ve Bu Sisteme Bağlı Yeni Bir POS Makinesi” başlıklı patent çalışmamızda, bugün tartıştığımız tek kart yaklaşımının teknik temeli açık biçimde yer almaktadır.
Patent dosyasının birinci isteminde şu ifade bulunmaktadır:
“Kullanılan bütün kartların bilgilerinin eşleştirilmiş olduğu elektronik kart.”
Bu ifade önemlidir.
Çünkü tarafımıza iletilen patent değerlendirmesinde, söz konusu tanımın e-kimlik kartları da dahil olmak üzere bütün kartlarda kullanılabilirliği kapsadığı, burada belirleyici unsurun kartın ismi değil, kart üzerinden gerçekleştirilen fonksiyonlar olduğu açıkça belirtilmiştir.
Yani bugün “T.C. kimlik kartı veya ona bağlı tek kart; banka, ulaşım, alışveriş, sosyal yardım ve diğer işlevlerle birlikte kullanılabilir mi?” diye yeniden tartıştığımız konu, bizim açımızdan yeni bir fikir değildir.
Yıllar önce teknik tarifi yapılmış, başvurusu yapılmış ve patent sisteminin konusu haline getirilmiş bir çalışmadır.
Bunu söylememin sebebi “Biz yaptık” diyerek geçmişten pay çıkarmak değildir.
Fakat milletin önüne bugün yeni bir fikir gibi getirilebilecek bir çalışmanın tarihî ve fikrî geçmişinin de bilinmesi gerekir.
Biz bu alanlarda yalnızca konuşmadık.
Ortak POS sistemini düşündük.
Farklı kartların aynı POS üzerinde kullanılabilmesini geliştirdik.
Telefon ile POS cihazının tek cihazda birleştiği sistemler üzerinde çalıştık.
Taksimetre ve kartlı ödeme fonksiyonlarının aynı cihazda toplanması üzerine modeller geliştirdik.
Ve bunları yalnız geliştirmekle kalmadık, patentledik.
Dolayısıyla ortada sahipsiz fikirler yoktur.
Ama hemen arkasından şunu da söylemek istiyorum:
Bizim derdimiz bu patentlerden para kazanmak değildir.
Derdimiz, doğru sistemlerin Türkiye’de kurulmasıdır.
Patent hakkımızın bilinmesi başka şeydir; milletin yararına olacak bir sistemi sırf patent bizde diye engellemek başka şeydir.
Biz hiçbir zaman ikincisini savunmadık.
Yardım Kartı Yerine Herkesin Kullandığı Kart
Peki bugün ne yapılabilir?
Çok basit bir örnek üzerinden anlatalım.
İki çocuk okul kantinine geliyor.
İkisinin de elinde aynı kart bulunuyor. Bu kart T.C. kimlik kartı olabilir, öğrenci kartı olabilir veya e-kimliğe bağlı standart bir vatandaş kartı olabilir.
Birinci çocuk kartını okutuyor. Sistem yemeğin bedelini ailesinin hesabından tahsil ediyor.
İkinci çocuk aynı kartı okutuyor. Sistem onun sosyal destek kapsamında olduğunu arka planda biliyor ve yemeğin bedelini ilgili sosyal fondan karşılıyor.
Çocukların elindeki kart aynı.
POS cihazı aynı.
İşlem aynı.
Ekrandaki görüntü aynı.
Çocuğun yanında duran arkadaşı hiçbir fark görmüyor.
Kantin görevlisinin de çocuğa farklı davranmasına gerek kalmıyor.
İşte benim yıllardır söylediğim sosyal devlet anlayışı budur:
Yardım görünmez, fayda görünür.
Çocuk doyar ama mahcup olmaz.
Devlet ihtiyacı bilir fakat ihtiyaç sahibini toplumun önünde teşhir etmez.
Teknoloji insanı sınıflandırmak için değil, insan onurunu korumak için kullanılır.
Bu Projeyi Devletten de Saklamadık
Burada bir başka önemli nokta daha var.
Bu projeleri geliştirip patent dosyalarına koyduktan sonra çekmecemize kaldırmadık.
Devletin ilgili kurumlarına ulaştırmaya çalıştık.
Çalışmalarımızı TÜBİTAK’a sunduk.
Oradan Ulaştırma Bakanlığına, ardından dönemin Başbakanlığına kadar ulaştırılmasını sağladık.
Dolayısıyla bugün sözünü ettiğimiz sistem, kamu yönetiminin hiç karşılaşmadığı, bilinmeyen bir düşünce değildi.
Biz elimizden geldiğince kapıları çaldık.
Projeleri anlattık.
Teknik altyapısını geliştirdik.
Patentlerini aldık.
İlgili kurumlara sunduk.
Ve “Türkiye bunu kullanabilir” dedik.
İnsanın yıllar sonra sormadan edemediği soru şudur:
Bu sistemlere o gün daha bütüncül bakılsaydı Türkiye bugün hangi noktada olurdu?
Kaç ayrı kart basılmayacaktı?
Kaç kurum aynı işi birbirinden bağımsız altyapılar kurarak tekrar tekrar yapmayacaktı?
Kaç ayrı POS ve ödeme sistemi için kaynak harcanmayacaktı?
Kaç ihtiyaç sahibi insan yardım alırken kendisini mahcup hissetmeyecekti?
Ve en önemlisi, kaç yıl kazanılmış olacaktı?
Benim meselem budur.
Bir insanın veya bir projenin önünün kesilmesinden daha büyük mesele, milletin zamanının kaybedilmesidir.
Keşke Beyaz Masa’da Olduğu Gibi Alsalardı
Hayatım boyunca projeler konusunda temel yaklaşımım şu oldu:
Millete faydalıysa uygulayın.
Adımı yazmanız şart değil.
Projenin adını değiştirmeniz de mesele değil.
Beyaz Masa örneğinde olduğu gibi, bir fikir topluma mal olmuşsa zaman içerisinde kimin geliştirdiğinin geri planda kalması benim için asıl mesele değildir.
Keşke diğer projelerde de aynı şey yapılsaydı.
Keşke proje sahibinin kim olduğu, hangi isimle anıldığı veya kimin öne çıkacağı tartışılacağına yalnızca şu soru sorulsaydı:
Bu proje milletin işine yarıyor mu?
Yarıyorsa uygulayın.
Fakat bir ismi geri planda tutmak uğruna projenin kendisini de yıllarca bekletirseniz, kaybeden proje sahibi olmaz.
Kaybeden ülke olur.
Bürokrasinin en büyük yanılgılarından biri bazen iyi bir fikri, fikrin kendisinden çok sahibine göre değerlendirmesidir.
Oysa devlet hafızasının böyle çalışmaması gerekir.
Doğru proje kimden gelirse gelsin alınmalı, geliştirilmelidir.
Ama Bizim Tek Kart Önerimiz Bir Yardım Kartından Çok Daha Büyük
Bugün yalnızca okul kantinindeki çocuğu konuşursak meselenin esasını yine kaçırmış oluruz.
Bizim önerdiğimiz sistem yalnızca sosyal yardımları tek karta yüklemek değildir.
Asıl teklifimiz şudur:
Türkiye’nin her yerinde geçerli, e-kimlik veya e-kimliğe bağlı tek bir vatandaş kartı altyapısı kurulsun.
Vatandaş neden İstanbul’da başka, Ankara’da başka; belediyede başka, ulaşımda başka; bankada başka, sosyal yardımda başka kart taşımak zorunda olsun?
Tek kart olabilir.
Fakat kartın arkasında farklı hesaplar, yetkiler ve fonksiyonlar çalışabilir.
Vatandaş alışverişini onunla yapabilir.
Ulaşımdan onunla yararlanabilir.
Sosyal hakkını onun üzerinden kullanabilir.
Kamu hizmetlerine erişebilir.
Banka ve ödeme fonksiyonları tanımlanabilir.
Kendisine sağlanan desteklerden yararlanabilir.
Bütün bunlar güvenli ve mevzuata uygun bir altyapıda bir arada çalışabilir.
Ama bizim önerimiz burada da bitmiyor.
Vatandaş Yalnız Harcayan Değil, Kazanan da Olsun
BüyükAile modelinin önemli bir farkı burada ortaya çıkıyor.
Bugünkü ekonomik sistemde vatandaş alışveriş yaptığında birçok taraf kazanıyor.
Üretici kazanıyor.
Satıcı kazanıyor.
Banka kazanıyor.
Ödeme sistemi kazanıyor.
Aracı kuruluşlar kazanıyor.
Devlet vergi alıyor.
Peki bütün bu ekonomik hareketin başlamasını sağlayan vatandaş ne yapıyor?
Parasını ödüyor ve sistemden çıkıyor.
Biz diyoruz ki vatandaş yalnızca tüketici olmamalıdır.
Ekonomik sistemin paydaşı olmalıdır.
Türkiye çapındaki ortak sistem üzerinden gerçekleşen ekonomik hareketlerden oluşan belirli gelirlerin bir kısmı, uygun hukuki ve ekonomik model kurularak yeniden vatandaşa döndürülebilir.
İşte bizim “pasif gelir” dediğimiz yaklaşım budur.
Bu bir sosyal yardım değildir.
Sadaka hiç değildir.
İnsanın, içerisinde ekonomik değer ürettiği sistemden pay almasıdır.
Böylece kart yalnızca para harcatan bir araç olmaktan çıkar, aidiyet oluşturan ekonomik bir mekanizmaya dönüşür.
Vatandaş ülkesinin ekonomik dolaşımına katkı sağladıkça, bu dolaşımın oluşturduğu değerden belirli ölçülerde pay alabilir.
Halk sistemin müşterisi değil, paydaşı olmalıdır.
BüyükAile Tam Olarak Bunun İçin Var
BüyükAile modelini yalnızca bir sosyal yardım, belediyecilik veya kart projesi olarak görmek bu nedenle eksik olur.
BüyükAile bir sistem mimarisi öneriyor.
Paydaşlar süreçleri görebilsin.
Yönetimde değişken liderlik mümkün olsun.
Vatandaş anlık olarak katılabilsin ve denetleyebilsin.
Yapılan her iş ölçülebilsin.
İsraf görülebilsin.
Kamu hizmetinin sonucu takip edilebilsin.
Vatandaş ekonomik sistemde yalnız ödeme yapan değil, değer oluşturan ve değer paylaşımına katılan bir unsur olsun.
İhtiyaç sahibi desteklensin fakat teşhir edilmesin.
Kamu, sermaye ve millet birbirinin karşısında değil, aynı kalkınma sisteminin paydaşları olsun.
Bizim yıllardır anlatmaya çalıştığımız şey budur.
Valiliğin Attığı Adımı Küçümsemeyelim, Büyütelim
Bu nedenle İstanbul Valiliğinin ihtiyaç sahibi çocukları destekleme çabasını eleştirmek yerine, bu adımın daha ileri taşınmasını öneriyorum.
Çocuğa yemek desteği verelim.
Ama ona ayrı bir yardım kartı vermek zorunda olmayalım.
Herkesin kullandığı kart üzerinden bunu yapalım.
Ardından bu sistemi yalnız İstanbul'a değil, bütün Türkiye'ye yayalım.
Kartı yalnız kantinde değil, ülkenin ekonomik ve sosyal altyapısında kullanılabilecek ortak bir yapıya dönüştürelim.
Sosyal yardım alanla almayan arasındaki farkı kasada değil, sistemin arka planında yönetelim.
Sonra bir adım daha atalım.
Vatandaşın tüketiminden ve ekonomik dolaşımdan doğan değerin bir kısmını yine vatandaşa döndürelim.
Yani insanları yalnızca yardım alan vatandaşlar haline getirmek yerine, ekonomik sistemin ortağı haline getirelim.
Daha Önerdiğimiz Sistemin Zekâtı Kadarını Bile Kuramadık
Bugün kartlar birleşiyor.
Temassız ödeme yaygınlaşıyor.
Dijital kimlik gelişiyor.
Kamu hizmetleri dijitalleşiyor.
POS cihazları akıllanıyor.
Sosyal destekler elektronik sistemlere taşınıyor.
Bütün bunlar doğrudur ve sevindiricidir.
Fakat hâlâ parçaları geliştiriyoruz.
Bütün sistemi kurmuş değiliz.
Ben bunu yıllardır kullandığım ifadeyle söyleyeyim:
Önerdiğimiz sistemin daha zekâtı miktarıncası bile hayat bulmuş değildir.
Çünkü biz tek tek uygulamalar değil, birbirine bağlı bir ekosistem önerdik.
Bugün Türkiye'nin elinde bunu gerçekleştirmek için geçmişe göre çok daha güçlü imkânlar var.
e-Devlet var.
Yeni nesil kimlik kartları var.
Gelişmiş bankacılık altyapısı var.
Anlık ödeme sistemleri var.
Yaygın POS ağı var.
Güçlü kamu veri altyapıları var.
Yapay zekâ ve gelişmiş yazılım sistemleri var.
Artık mesele teknolojinin bulunup bulunmaması değildir.
Mesele bunları doğru sistem mimarisi içerisinde bir araya getirecek iradedir.
Hâlâ Geç Değil
2009’dan beri çok zaman geçti.
2012/08242 numaralı patent başvurumuzdan bu yana da yıllar geçti.
Ama hâlâ geç değil.
Bugün yeniden aynı çağrıyı yapıyorum:
Türkiye’nin her yerinde geçerli e-kimlik veya e-kimliğe bağlı tek kart sistemi kuralım.
Tek kart olsun; fakat arkasında farklı ihtiyaçlara göre çalışan güvenli hesaplar bulunsun.
Tek kart olsun; fakat ihtiyaç sahibini teşhir etmesin.
Tek kart olsun; fakat vatandaş yalnız harcamasın, oluşturduğu ekonomik değerden pay da alabilsin.
Tek kart olsun; fakat her kurumun yeniden kart bastığı, yeniden altyapı kurduğu parçalı düzenin yerini ortak bir sistem alsın.
Biz bu konuları yalnızca düşünmedik.
Geliştirdik. Projelendirdik. Patentledik. TÜBİTAK’a sunduk. Ulaştırma Bakanlığına ve dönemin Başbakanlığına kadar ulaştırdık.
Bugün de kapıyı kapatmıyoruz.
Gelin geliştirelim.
Eksiklerini düzeltelim.
Daha iyisini yapabiliyorsanız daha iyisini yapalım.
Millet faydalansın.
Fakat bu çalışmaların tarihini ve fikrî emeğini de yok saymayalım.
Patentlerin bizde olması, sistemi milletin hizmetinden sakınacağımız anlamına gelmez.
Ama milletin faydasını istememiz de yılların emeğinin sahipsiz olduğu anlamına gelmez.
Patent bizde olabilir; sistem milletin hizmetinde olsun.
Mesele budur.
Bugün bir çocuğun eline verilen kantin kartı bize aslında çok daha büyük bir soruyu yeniden sordurmalıdır:
Biz yardım dağıtan sistemler mi kuracağız, yoksa insanı mahcup etmeden ihtiyacını karşılayan ve onu ekonomik hayatın ortağı haline getiren sistemler mi?
Benim cevabım yıllardır değişmedi:
Yardımı görünmez, faydayı görünür yapalım.
Ve artık bir adım daha ileri gidelim:
Yardım alan bir toplumdan, sisteme ortak olduğu için pay alan bir topluma geçelim.
BüyükAile’nin önerdiği esas dönüşüm budur. Vefasız olacaksanız da hiç değilse doğru olanı yapın.