Tersine İnovasyon ve Toplum Mühendisliği

Bir milleti değiştirmek için her zaman ordulara, büyük çatışmalara veya açık yasaklara ihtiyaç yoktur. Bazen aile anlayışını değiştirirsiniz. Bazen eğitim sisteminin yönünü değiştirirsiniz. Bazen insanların neye değer vereceğini, neyi başarı kabul edeceğini, neyi ayıp, neyi normal göreceğini değiştirirsiniz. Bunu yeterince uzun süre, birbirini tamamlayan araçlarla yaptığınızda birkaç nesil sonra karşınıza başka türlü düşünen, başka türlü yaşayan ve başka şeylere değer veren bir toplum çıkar.

Ben buna tersine inovasyon diyorum.

İnovasyonu hep olumlu bir kavram olarak öğrendik. Yeni bir şey üretmek, geliştirmek, hayatı kolaylaştırmak, verimliliği artırmak… Oysa sistem kurma kabiliyeti yalnızca iyilik üretmek için kullanılmıyor. Bir toplumu güçlü yapan değerleri zayıflatacak sistemler de kurulabilir. İnsanı üretimden tüketime, dayanışmadan bireyciliğe, sorumluluktan beklentiye, kanaatten sürekli tüketme arzusuna götüren bir düzen de sonuçta tasarlanmış bir düzendir. Yönü yanlış olan bir inovasyondur.

Bugün geriye baktığımda milletimizin yaşadığı dönüşümün yalnızca kendiliğinden gelişen bir modernleşme süreci olarak okunmasının yetersiz olduğunu düşünüyorum. Bunun önemli bir bölümünü toplum mühendisliği mantığıyla işleyen uzun vadeli bir dönüşüm süreci olarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü toplum mühendisliği dediğimiz şey zaten budur: İnsanı tek tek zorla değiştirmek yerine, insanın içinde yaşadığı çevreyi, teşvikleri, eğitim sistemini, medya dilini, ekonomik tercihlerini ve gündelik hayatını değiştirirsiniz. İnsan bir süre sonra o sistemin ürettiği davranış biçimini normal kabul etmeye başlar.

En önemli kelime burada normalleşmedir.

Bir toplumdaki değerler çoğu zaman bir gecede ortadan kalkmaz. Önce küçümsenir. Sonra eski moda gösterilir. Ardından hayatın dışına itilir. Yerine başka davranış kalıpları yerleştirilir. Bir süre sonra yeni durum olağan kabul edilir. Son nesil ise kaybedilen şeyin ne olduğunu bile bilmediği için ortada bir kayıp bulunduğunu fark etmez. Tersine inovasyonun ve toplum mühendisliğinin en güçlü tarafı da budur. Değiştirilen insan, çoğu zaman değiştirildiğinin farkında değildir.

Aileyi düşünün. Komşuluğu düşünün. Usta-çırak ilişkisini düşünün. Mahalle kültürünü, imeceyi, söze güveni, büyüğe hürmeti, küçüğe merhameti, vatan ve millet için sorumluluk hissetmeyi düşünün. Bunların hepsinin aynı ölçüde devam ettiğini söyleyebilir miyiz? Elbette hayır. Şimdi asıl soruyu soralım: Bunların her biri birbirinden bağımsız biçimde mi zayıfladı, yoksa aynı dönüşümün farklı sonuçlarıyla mı karşı karşıyayız?

Kanaat zayıfladığında tüketim güçleniyor. Dayanışma zayıfladığında yalnızlık büyüyor. Mahalle ortadan kalktığında insanın dayanacağı sosyal çevre küçülüyor. Aile zayıfladığında sorunları karşılayacak ilk koruma hattı kayboluyor. Güven azaldığında daha fazla sözleşmeye, daha fazla denetime, daha fazla bürokrasiye ihtiyaç duyuluyor. Üretim kültürü gerilediğinde tüketmek başarı göstergesine dönüşüyor.

Bunların her birini ayrı ayrı problem olarak ele alırsanız yıllarca sonuçlarla uğraşırsınız. Oysa mesele yapraklarda değil, köktedir.

Bir ağacın yaprakları sarardığında yaprakları yeşile boyamak ağacı kurtarmaz. Toprağa bakarsınız. Suya bakarsınız. Köke bakarsınız. Toplumda da böyledir. Bağımlılık artıyor diye yalnızca rehabilitasyon merkezi açmak, aileler dağılıyor diye yalnızca danışmanlık merkezi kurmak, gençler işsiz diye yalnızca yardım programları hazırlamak, yoksulluk büyüyor diye daha fazla koli dağıtmak gerekli olabilir; fakat yeterli değildir. Asıl soru şudur: Bu sonuçları hangi sistem üretiyor?

Biz yıllardır çoğu zaman sonucu yönetiyoruz. Sebebi üretmeye devam eden düzen ise yerinde duruyor.

Daha önemlisi gençlere kızıyoruz. “Gençler değişti” diyoruz. Peki gençleri kim yetiştirdi? Hangi aile düzeni, hangi okul, hangi medya, hangi ekonomik sistem, hangi dijital dünya, hangi rol modeller?

Bir çocuğa paylaşmayı anlatıp hayatı bütünüyle bireysel rekabet üzerine kurarsanız paylaşmayı değil rekabeti öğrenir. Gence kanaati öğütleyip günün yirmi dört saati tüketim mesajı verirseniz nasihat değil reklam kazanır. “Milletini sev” deyip ona milleti için üretme, sorumluluk alma ve fayda oluşturma alanı açmazsanız aidiyet zamanla yalnızca söylenen bir kelimeye dönüşür. İnsan yalnızca kendisine anlatılanlarla değil, içinde yaşadığı sistem tarafından yetiştirilir.

Toplum mühendisliğinin kurallarını iyi bilenler de bunu bilir.

İnsana sürekli “şöyle ol” demenize gerek yoktur. Onun yaşayacağı sistemi öyle kurarsınız ki zaman içerisinde istediğiniz davranış biçimi kendiliğinden gelişir. Eğitimi değiştirirsiniz, kültürel referansları değiştirirsiniz, başarı ölçülerini değiştirirsiniz, tüketim alışkanlıklarını değiştirirsiniz, rol modelleri değiştirirsiniz. Aileden mahalleye, ekonomiden medyaya kadar aynı yönde çalışan yüzlerce küçük değişiklik büyük bir toplumsal değişime dönüşür.

Ben milletimizin üzerinde de yıllar içerisinde böyle bir dönüşümün etkilerinin oluştuğunu düşünüyorum. Bunun her aşamasını tek bir merkezden yönetilmiş tek parça bir plan gibi göstermek doğru olmaz. Fakat kullanılan yöntemlerin toplum mühendisliği mantığıyla büyük ölçüde örtüştüğünü görmezden gelmek de mümkün değildir. Sonuç ortadadır: Kendi değerlerinden uzaklaşan, tarihini yeterince bilmeyen, tüketmeye üretmekten daha fazla teşvik edilen, ailesiyle ve mahallesiyle bağları zayıflayan, bireysel başarının toplumsal sorumluluğun önüne geçtiği yeni bir insan tipiyle karşı karşıyayız.

Burada yapılabilecek en büyük hata sadece şikâyet etmektir.

Çünkü eğer bir toplumu dönüştürmek için sistem kullanılmışsa onu yeniden güçlendirmenin yolu da sistem kurmaktır.

Değerler nutukla geri gelmez.

Komşuluğu anlatmak yetmez; komşuluğu yeniden mümkün kılan mahalle sistemleri kurmalıyız. Usta-çırak kültürünü övmek yetmez; genci ustayla buluşturan eğitim ve üretim modelleri geliştirmeliyiz. Aile önemlidir demek yetmez; ekonomik, sosyal ve şehircilik politikalarını aileyi güçlendirecek biçimde tasarlamalıyız. Gençlere “üretin” demek yetmez; ürettikleri fikri, ürünü ve emeği katma değere dönüştürebilecek mekanizmaları önlerine koymalıyız. Yardımlaşmayı yalnızca koli dağıtmak olarak görmek yerine insanı yeniden ayağa kaldıran sosyal finans sistemleri kurmalıyız.

Çünkü değer dediğimiz şey duvara yazılan güzel söz değildir. Değer, sistemin içinde çalışıyorsa değerdir.

Bugün ihtiyacımız olan şey geçmişe dönmek değildir. Dünya değişti. Teknoloji değişti. Şehirler değişti. Ekonomi değişti. İnsanların iletişim biçimleri değişti. Yüz yıl önceki hayatı bugüne taşıyamayız. Ama bizi millet yapan özü bugünün araçlarıyla yeniden üretebiliriz.

İmeceyi dijital çağın ekonomik paylaşım modeline dönüştürebiliriz. Mahalle dayanışmasını çağdaş iletişim ağlarıyla güçlendirebiliriz. Ahilik anlayışını bugünün esnaf ve girişimcilik sistemlerine taşıyabiliriz. Usta-çırak ilişkisini yeni eğitim modelleriyle yeniden kurabiliriz. İsraf etmeme kültürünü döngüsel ekonomiye bağlayabiliriz. Ahlâkı yalnızca nasihat konusu olmaktan çıkarıp sistem tasarımının parçası yapabiliriz. Dosyada tarif ettiğim yeniden inşanın özü de budur.

Buna da sosyoekonomik inovasyon diyorum.

Bir zamanlar tersine inovasyonla yönü değiştirilen dönüşümü yeniden milletimizin lehine çevirmek zorundayız. Tüketiciden üreticiye, bireycilikten dayanışmaya, sürekli bekleyen insandan sorumluluk alan insana, taklitten özgünlüğe, yalnızlıktan topluluk bilincine doğru yeni bir yön oluşturmalıyız.

Yeni nesli dünyadan koparmak değil hedefimiz. Aksine dünyayı bilen, teknoloji geliştiren, bilim üreten, yabancı dil bilen, küresel rekabete açık; fakat kim olduğunu da bilen bir nesil istiyoruz. Milletini seven ama dünyaya kapanmayan, değerlerine bağlı ama yenilikten korkmayan, geçmişi bilen ama geleceği kuran bir insan modeli.

Bunu tesadüfe bırakamayız.

Çünkü milletlerin geleceği yalnızca ekonomileriyle kurulmaz. Nasıl bir insan yetiştirdikleriyle kurulur.

Yıllarca sistemli biçimde zayıflayan değerlerin kendiliğinden geri dönmesini beklemek mümkün değildir. Dosyada söylediğim gibi, aileyi, komşuluğu, üretimi, güveni, sorumluluğu, ahlâkı ve aidiyeti yeniden sistemin içine yerleştirmek zorundayız.

Eğer toplum mühendisliği bir milleti kendi değerlerinden uzaklaştırmak için kullanılabiliyorsa, biz aynı sistem kurma bilgisini insanımızı yeniden kendi değerleriyle, milletiyle, üretimle ve sorumlulukla buluşturmak için kullanmalıyız.

Mesele geçmişe dönmek değil.

Mesele geleceğe kendimiz olarak yürümektir.

Tersine inovasyonla bozulanı, sosyoekonomik inovasyonla yeniden inşa etmek zorundayız.

Çünkü geleceği başkalarının kurduğu sistemlere bırakırsanız, bir gün kendi ülkenizde yaşayan ama sizin medeniyetinizin insanı olmayan nesillerle karşılaşabilirsiniz.

Bir milletin geleceği tesadüfe bırakılamayacak kadar değerlidir.