Bir insanın yıllarca verdiği emeği unutmak bazen ne kadar kolay oluyor. Bir toplantıda yanlış bir söz söylüyor, bir işi geciktiriyor, beklemediğimiz bir tepki veriyor. Ardından hüküm geliyor: “Zaten ondan bir şey olmaz.”
O “zaten” kelimesine dikkat etmek gerekir. Çünkü çoğu zaman geçmişteki bütün iyilikleri, başarıları ve gayreti bir çırpıda silmenin kapısını açıyor. Sanki son gördüğümüz davranış, o insan hakkında başından beri bilmemiz gereken tek gerçekmiş gibi…
Oysa gördüğümüz bir hata olabilir. Bir yorgunluk anı, bir bilgi eksikliği, düşünülmeden söylenmiş bir söz olabilir. Bunların her biri eleştirilebilir. Ancak bir davranışı değerlendirmekle bir insanın bütün kişiliği hakkında hüküm vermek arasında ciddi bir mesafe vardır.
Biz bazen o mesafeyi tek cümlede geçiyoruz.
Güzel konuşanı bilgili, güler yüzlü olanı güvenilir, başarılı olanı her konuda yetkin sayabiliyorduk. Psikolojide buna “halo etkisi” deniyor diye biliyoruz ya.
Bir de bunun ters yönü var: “Horn etkisi”, yani boynuz etkisi. Bir kişide gördüğümüz olumsuzluğun, onun hakkında bildiğimiz ya da henüz bilmediğimiz her şeyin üzerine gölge düşürmesi.
Bu defa tek bir kusur, bütün değerlendirmeyi belirliyor.
Bir çalışan düşünün. İşini takip ediyor, sorumluluk alıyor, zor zamanlarda arkadaşlarına destek oluyor. Bir gün önemli bir sunumda heyecanlanıyor ve kendisini iyi ifade edemiyor. Toplantıdan sonra yaptığı işlerden çok, o birkaç dakikalık tutukluğu konuşuluyor. Bir sonraki görev dağılımında adı geçmiyor. Zamanla kendisine daha az sorumluluk veriliyor.
Sonra da “Bir türlü gelişemedi” deniyor.
Peki, gelişemeyen yalnızca o çalışan mı? Onun emeğini ve yeteneğini değerlendirme biçimimizde de bir eksiklik olabilir mi?
İnsana yapıştırılan etiket, bir süre sonra önüne konulan engele dönüşebilir. “Beceriksiz” dediğimize fırsat vermeyiz. “Uyumsuz” dediğimizi dinlemeyiz. “Ciddiyetsiz” bulduğumuzun fikrini daha baştan hafife alırız. Böylece ilk kanaatimizi sınayacak imkânları kendi ellerimizle ortadan kaldırırız.
Bu mesele yalnızca iş yerlerinde yaşanmıyor. Evde, okulda, arkadaşlıkta ve toplumsal ilişkilerde de benzer hükümler veriyoruz.
Çocuk bir soruyu bilemediğinde “Sen zaten anlamıyorsun” diyoruz. Genç bir konuda sorumluluğunu yerine getirmediğinde “Senden adam olmaz” cümlesini kuruyoruz. Bir yakınımız bizi kırdığında, geçmişte yanımızda olduğu günleri hatırlamakta zorlanıyoruz.
Üstelik kimi zaman ortada gerçek bir kusur bile bulunmuyor. Birinin konuşma biçimini, kıyafetini veya aksanını yadırgıyoruz. Bizim alıştığımız şekilde davranmamasını, onda bir eksiklik varmış gibi yorumluyoruz. Daha ne düşündüğünü öğrenmeden nasıl biri olduğuna karar veriyoruz.
Kendi alışkanlıklarımızı insan ölçmenin cetveli hâline getirdiğimizde, pek çok kişiye haksızlık etmemiz mümkündür.
Burada ince bir ayrım var. İnsanı tek hatasına indirgememek, yaptığı yanlışı önemsiz saymak anlamına gelmez. Zarar veren bir davranışın hesabı sorulmalıdır. İhmal varsa giderilmeli, hak kaybı oluşmuşsa telafi edilmelidir. Bazı davranışlar, tek seferde bile ciddi bir güven kaybına yol açabilir.
Fakat değerlendirmemiz somut davranışla, doğurduğu sonuçla ve üstlenilen sorumlulukla ilgili olmalıdır. Bir yanlışın hesabını sorarken, o kişiye bilmediğimiz başka yanlışları da yükleyemeyiz.
Geciken bir işten hareketle yapılan bütün işleri değersiz sayamayız. Katılmadığımız bir görüş nedeniyle o insanın her sözünü yanlış kabul edemeyiz. Bizi kırmış olmasını, başkalarına karşı da daima kötü davrandığının kanıtı gibi sunamayız.
Hakkaniyet, öfkeliyken de ölçüyü koruyabilmeyi gerektirir.
Bir de kendimiz için kullandığımız açıklamalar var. Biz geciktiğimizde trafik yoğundur; başkası geciktiğinde sorumsuzdur. Biz sert konuştuğumuzda zor bir gün geçirmişizdir; başkası sert konuştuğunda karakteri kötüdür. Kendi davranışımızı şartlarıyla birlikte anlatır, başkasının davranışını kişiliğinin özeti sayarız.
Kendimize tanıdığımız açıklama hakkını başkasına da tanımak zorundayız.
Bunun için karar vermeden önce birkaç şeyi öğrenmek gerekir. Ne oldu? Hangi şartlarda oldu? Bir defalık mı, tekrarlanıyor mu? Kişi yanlışını kabul ediyor mu? Düzeltmek için ne yapıyor?
Bu sorular, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Sorumluluğun doğru biçimde belirlenmesini sağlar.
Kurumlarda şeffaf süreç yönetiminin değeri burada da ortaya çıkar. Görevler, yapılan işler, aksaklıklar ve düzeltme çabaları görünür olduğunda değerlendirme, bir yöneticinin hafızasında kalan tek olaya bağlı olmaktan uzaklaşır. Emeğin kaydı da hatanın kaydı da birlikte görülür. Böylece hem başarıyı teslim etmek hem de eksikliği gidermek mümkün olur.
İnsan ilişkilerinde de benzer bir dikkat gerekir. Karşımızdakini dinlemek, geçmişini hatırlamak ve değişme çabasına bakmak… Çünkü bir insanı tanımak, yalnızca yanlış yaptığı ânı görmekle tamamlanmaz. O yanlıştan sonra ne yaptığı da önemlidir.
Hatasını savunuyor mu, sorumluluğunu üstleniyor mu? Verdiği zararı önemseyip telafi etmeye çalışıyor mu? Aynı davranışı sürdürmek yerine kendisini düzeltebiliyor mu?
Bir insana dair kanaatimizde bunların da yeri olmalıdır.
Kimse kusursuz değil. Fakat bu cümleyi yalnızca kendi yanlışlarımızı anlatırken hatırlıyorsak, başkalarına karşı adil olduğumuzu söyleyemeyiz.
İnsanı hatasından sorumlu tutalım; bütün ömrünü o hataya mahkûm etmeyelim.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.