Bir ülkede istifa müessesesinin varlığı, yalnızca yöneticilerin gerektiğinde görevlerinden ayrılması anlamına gelmez. Asıl mesele, yöneticilerin bir gün istifa etmek zorunda kalabileceklerini bilerek görev yapmalarıdır.

Çünkü istifa, yalnızca yaşanan bir felaketin ardından ortaya çıkan siyasi bir karar değildir. Doğru işletildiğinde, henüz yaşanmamış felaketlerin önüne geçebilecek güçlü bir sorumluluk mekanizmasıdır.

Diyelim ki bir çocuk, evinden aldığı silahla okulda başka bir insanın ölümüne ya da ağır yaralanmasına sebep oldu.

Olayın ardından herkes konuşacaktır. Bakan açıklama yapacak, ilgili kurumlar soruşturma başlatacak, ailelerin ihmali tartışılacak, güvenlik tedbirleri yeniden gündeme gelecektir.

Peki, bu olay hiç yaşanmayabilir miydi?

İlgili bakanlar, önlenebilir böyle bir olayda kendi sorumluluklarının da sorgulanacağını, gerekli tedbirleri almamışlarsa istifa etmek zorunda kalabileceklerini önceden bilselerdi ne yaparlardı?

Muhtemelen silahların evlerde nasıl saklandığını çok daha önce gündemlerine alırlardı. Çocukların erişemeyeceği kilitli alanlarda muhafaza edilmesini sağlayacak düzenlemeler hazırlar, silah sahiplerine sorumluluklarını hatırlatır, denetim mekanizmaları oluştururlardı.

Okullardaki güvenlik tedbirlerini de yalnızca kapıya bir görevli koymaktan ibaret görmezlerdi.

Çünkü artık mesele, olay meydana geldiğinde kimin açıklama yapacağı değil, olayın meydana gelmemesi için kimin ne yapmak zorunda olduğu meselesine dönüşürdü.

Bir başka örnek düşünelim.

Her yıl aynı bölgelerde sel meydana geliyor. İnsanlar hayatını kaybediyor, işyerlerini su basıyor, araçlar sürükleniyor. Ardından yetkililer olay yerine gidiyor, incelemeler yapılıyor, hasar tespit çalışmaları başlıyor.

Peki, geçen yıl aynı yerde yaşanan selden sonra hangi tedbir alındı? Hangi dere yatağı temizlendi? Hangi altyapı yenilendi? Hangi riskli yapı için karar verildi? Ayrılan ödenek nereye harcandı?

Daha önemlisi, bunların yapılmadığını kim biliyordu?

Bir yönetici, aynı sebeplerle ikinci kez yaşanacak felaketin kendisine ciddi bir siyasi sorumluluk yükleyeceğini bilseydi, yağmurun yağmasını bekler miydi?

Ya da deprem meselesi...

Deprem olduğunda yıkılan binaların önünde açıklama yapmak elbette bir görevdir. Fakat asıl görev, deprem olmadan önce hangi binanın neden yıkılabileceğini bilmek ve gerekli tedbirleri almaktır.

Riskli olduğu tespit edilmiş bir okul binası düşünün. Rapor hazırlanmış, ilgili makamlara gönderilmiş ama güçlendirme yapılmamış.

Bir depremde o okul yıkılırsa sorumluluk yalnızca müteahhide ya da yıllar önce ruhsat veren görevliye mi ait olacaktır?

Risk raporunu gördüğü hâlde gereğini yapmayan yöneticiye ne olacaktır?

İşte istifa müessesesi burada anlam kazanır.

Çünkü yönetici, önüne gelen raporun yalnızca arşivlenecek bir evrak olmadığını, yarın kendisinden hesabı sorulacak bir sorumluluk olduğunu bilmelidir.

Bir hastanede yangın çıktığını düşünelim. Yangın merdiveni kullanılamıyor, alarm sistemi çalışmıyor, personel yeterli eğitim almamış.

Olaydan sonra ihmaller tek tek açıklanıyor.

Peki, bunları yangından önce kim denetledi? Denetleyen kişi eksikleri bildirdiyse neden giderilmedi? Bildirmediyse denetim neden yapıldı?

Daha önce yazılmış uyarıların hiçbir karşılığı yoksa o ülkede denetim mi vardır, yoksa denetim yapılmış gibi gösteren bir evrak düzeni mi?

Bir maden ocağında yaşanan facia için de aynı soruları sorabiliriz. Okul servisinde unutulan bir çocuk için de... Bozuk gıdalar nedeniyle hastalanan öğrenciler için de... Trafikte onlarca insanın hayatını kaybettiği ve tehlikesi önceden bilinen bir yol için de...

Soruların ortak noktası şudur:

Biz neden tedbirleri felaketten önce değil, felaketten sonra konuşuyoruz?

Çünkü çoğu zaman yönetim anlayışımız, sorunu önleyeni değil, sorun yaşandıktan sonra olay yerine ilk gideni görünür kılıyor.

Oysa iyi yönetici, her felakette kameraların karşısına geçen kişi değildir. Kendi sorumluluk alanındaki önlenebilir felaketlerin meydana gelmemesi için sistem kuran kişidir.

Burada önemli bir ayrımı da yapmamız gerekiyor.

Her kazadan, her suçtan, her doğal afetten dolayı bir bakanın istifa etmesini istemek doğru bir sorumluluk anlayışı değildir. Devlet yönetiminde yetki, bilgi, ihmal ve sorumluluk birbirinden ayrılmalıdır.

Ancak bir tehlike önceden biliniyorsa, gerekli tedbirler alınmamışsa, denetimler işlemez hâle gelmişse ve bunlar nedeniyle insanlar hayatını kaybetmişse artık mesele yalnızca adli soruşturmayla sınırlı tutulamaz.

Siyasi sorumluluk da gündeme gelmelidir.

Üstelik istifa etmek, bir yöneticinin mutlaka suç işlediği anlamına gelmez. Hukuki sorumluluk başka, siyasi ve idari sorumluluk başkadır.

Bir bakanın, belediye başkanının veya kurum yöneticisinin görevinden ayrılması, kimi zaman o makamın itibarını koruyan en önemli davranış olabilir.

Peki, yalnızca istifa kültürünün yerleşmesi yeterli midir?

Elbette hayır.

Çünkü bir yönetici istifa eder, yerine başkası gelir. Ancak ihmalleri doğuran yönetim anlayışı değişmemişse aynı tehlikeler, aynı eksiklikler ve aynı acılar yaşanmaya devam eder.

Öyleyse asıl mesele, yöneticileri istifaya zorlayan olayların meydana gelmesini önleyecek bir sistem kurmaktır.

İstifayı gerektiren ihmalleri ortaya çıkaramayan bir düzende, istifa da kişisel tercihe dönüşür.

Bunun için sorumluluğu yalnızca kişilerin vicdanına bırakmayan, denetimi kâğıt üzerinde tutmayan, riskleri önceden görebilen ve gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığını takip edebilen bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var.

Benim yıllardır üzerinde çalıştığım BüyükAile Şeffaf Süreç Yönetimi Modeli, işte bu ihtiyaca cevap vermek üzere geliştirdiğimiz bir anlayıştır.

BüyükAile'de esas olan, bir felaket yaşandıktan sonra suçlu aramak değil, felakete dönüşebilecek riskleri önceden belirlemek, sorumluları tespit etmek ve alınması gereken tedbirleri denetlenebilir bir sürece dönüştürmektir.

Bir okulun güvenlik eksikliği varsa kim bildirdi, kim gördü, kim karar verdi, hangi tedbir alındı, hangi tarihe kadar tamamlanması gerekiyordu?

Bir hastanenin yangın merdiveni kullanılamıyorsa neden kullanılamıyor? Bu eksiklik ne zamandır biliniyor? Giderilmesi için kime görev verildi? Verilen görevin yerine getirilip getirilmediğini kim kontrol etti?

Bir dere yatağında taşkın tehlikesi varsa hangi kurum sorumlu? Hangi önlem planlandı? Ödenek ayrıldı mı? İş neden tamamlanmadı?

Bir vatandaş aynı tehlikeyi defalarca bildirdiği hâlde sorun çözülmüyorsa bu şikâyetler neden sonuçsuz kaldı? Üst makamlar bundan haberdar edildi mi? Edilmediyse kim engelledi veya hangi sistem eksikliği buna yol açtı?

Bütün bu soruların cevapları, insanlar hayatını kaybettikten sonra hazırlanan soruşturma dosyalarında ilk kez ortaya çıkmamalıdır.

BüyükAile'nin Şeffaf Koridor anlayışında, bir sorunun tespitinden çözümüne kadar geçen bütün süreç izlenebilir olmalıdır.

Kimin hangi tarihte ne yaptığı, hangi kararın neden geciktiği, sorumluluğun hangi makamda beklediği ve hangi tedbirin tamamlandığı sistemde kayıt altına alınmalıdır.

Daha da önemlisi, vatandaşın şikâyeti ilgili makamın masasında kaybolmamalıdır.

Süresinde çözülmeyen veya tekrarlanan sorunlar belirlenmiş kurallarla üst makamlara taşınmalı; insan hayatını tehdit eden ciddi risklerde ise şikâyetin tekrarlanması dahi beklenmemelidir.

Bir vatandaşın bildirdiği tehlike, yalnızca şikâyet edilen kişinin değerlendirmesine bırakılmamalıdır. Yetki sahibi bir görevli, kendisiyle ilgili uyarıyı sistemden iz bırakmadan silememeli, değiştirememeli veya kapatamamalıdır.

Şikâyetin alınmasından değerlendirilmesine, görev verilmesinden tedbirin uygulanmasına kadar bütün aşamalar kayıt altında tutulmalıdır.

Peki, bu kadar zor mudur?

Bugün bir kargo paketinin hangi şehirde, hangi dağıtım merkezinde, hangi görevlinin sorumluluğunda olduğunu adım adım takip edebiliyoruz.

Bir alışverişin siparişinden teslimatına kadar geçen bütün aşamalarını cep telefonumuzdan görebiliyoruz.

Öyleyse bir okulun güvenlik eksikliğinin giderilmesini, bir hastanenin yangın tedbirlerinin tamamlanmasını, bir vatandaşın hayati önem taşıyan şikâyetinin hangi aşamada olduğunu neden aynı açıklıkla takip edemeyelim?

Bir paketin nerede olduğunu bildiğimiz kadar, insan hayatını ilgilendiren bir tedbirin hangi aşamada olduğunu da bilmemiz gerekmez mi?

İşte burada yönetimde şeffaflığın anlamı değişiyor.

Şeffaflık, yalnızca yapılan harcamaları açıklamak değildir. Yapılması gereken işlerin neden yapılmadığını da ortaya koyabilmektir.

Bizim Zorunlu Dürüstlük dediğimiz anlayış da budur.

Dürüstlüğü yalnızca yöneticilerin kişisel iyi niyetine bırakmak yerine, gerçeğin gizlenmesini zorlaştıran, yapılan işlemleri kayıt altında tutan, gecikmeleri görünür kılan ve sorumluluğun başkasına devredilerek ortadan kaldırılmasını engelleyen bir düzen kurmak.

Elbette kişisel bilgiler, çocukların güvenliği, sağlık verileri ve kamu güvenliğini ilgilendiren hassas kayıtlar korunmalıdır. Her bilginin herkes tarafından görülmesi doğru değildir. Ancak yetkili denetim organları sorumlulukların yerine getirilip getirilmediğini inceleyebilmeli; toplum da kamu güvenliğiyle ilgili işlerin durumunu, kişisel hakları ihlal etmeyen açıklıkta öğrenebilmelidir.

BüyükAile anlayışında vatandaş, yalnızca hizmet bekleyen veya sorun yaşadığında şikâyet eden kişi değildir.

Vatandaş; mahallesinin, ilçesinin ve şehrinin geleceğinde söz sahibi olan, sorunları bildiren, çözüm süreçlerine katılan ve yöneticilerinden hesap sorabilen bir paydaştır.

Çünkü yaşadığımız şehir yalnızca belediye başkanının, kaymakamın, valinin veya bakanın sorumluluğunda değildir. Hepimizin ortak hayat alanıdır. Fakat bu ortaklık, kamu yöneticilerinin asli görevlerini vatandaşa devretmek anlamına gelmez. Herkesin yetkisi, sorumluluğu ve hesap verme yükümlülüğü açık olmalıdır.

BüyükAile'nin mahalleden başlayan yönetim yaklaşımında da hedeflediğimiz budur.

Sorunun en yakın noktada tespit edilmesi, ilgili kuruma ulaştırılması, çözüm için sorumlu atanması, sürenin belirlenmesi ve tamamlanıncaya kadar izlenmesi.

Mahallede çözülemeyen sorunun ilçeye, ilçede çözülemeyenin ilgili üst makama taşınması; ancak bu geçişlerin kişisel ilişkilerle veya keyfî tercihlerle değil, önceden belirlenmiş şeffaf süreçlerle gerçekleşmesi.

Böylece devletin, yerel yönetimlerin, kurumların ve vatandaşların birbirlerini suçladığı bir anlayış yerine, herkesin kendi sorumluluğunu bildiği bir yönetim düzeni kurulabilir.

Bunun için yeni bir felaket beklememize gerek yok.

Bugün hangi okulda güvenlik eksikliği bulunduğunu, hangi hastanede yangın tedbirlerinin yetersiz kaldığını, hangi binanın risk taşıdığını, hangi dere yatağının temizlenmesi gerektiğini, hangi vatandaşın haklı uyarısının cevapsız bırakıldığını ortaya koyan ve gereğinin yapılmasını takip eden bir sistem kurulabilir.

Üstelik böyle bir düzen yalnızca vatandaşları korumaz, görevini dürüstçe yapan yöneticileri de korur.

Çünkü sorumluluğunu yerine getirenle getirmeyen birbirinden ayrılır. Uyarısını zamanında yapan, görevini tamamlayan, riskleri bildiren ve tedbir alan yöneticinin emeği de görünür olur.

Asıl önemli olan, kimin suçlanacağına karar vermek değil, kimin ne yaptığını gerçeğe uygun biçimde ortaya koyabilmektir.

Şimdi yeniden soralım:

Bir ülkede yöneticiler, ihmal ettikleri her sorumluluğun kayıt altında olduğunu, geciktirdikleri her tedbirin görülebildiğini ve yarın bunun hesabını vermek zorunda kalacaklarını bilselerdi, bugün yaşadığımız felaketlerin kaçı önlenebilirdi?

Kaç okul önceden güçlendirilirdi? Kaç maden ocağında güvenlik önlemleri tamamlanırdı? Kaç hastanenin yangın sistemi çalışır hâle getirilirdi? Kaç dere yatağındaki tehlikeli yapılaşmaya müdahale edilirdi? Kaç vatandaşın şikâyeti dikkate alınırdı?

Bunların kesin sayısını bilemeyiz.

Ama şunu biliyoruz: Hesap verebilirliğin gerçek anlamda işlediği bir yönetim düzeninde, ihmali gizlemek zorlaşır, tedbir almak ise ertelenebilir bir tercih olmaktan çıkar.

Toplum olarak artık yalnızca olaylardan sonra kimin istifa edeceğini tartışmakla yetinmemeliyiz.

Olaylardan önce kimin hangi tedbiri almak zorunda olduğunu, bunun nasıl denetlendiğini ve yerine getirilmediğinde ne olacağını sorgulamalıyız.

Çünkü yönetimde başarı yalnızca yapılan yolların, açılan tesislerin, harcanan bütçelerin sayısıyla ölçülemez. Önlenebilir zararların ne kadarının engellendiği de yönetimin başarısını gösterir.

İnsan hayatını korumak, bir yöneticinin başarı hanesine yazılacak isteğe bağlı bir hizmet değildir. Görevinin asli sorumluluğudur.

İstifa kültürü, yöneticilere bu sorumluluğun siyasi ve ahlaki bedelini hatırlatır. BüyükAile Şeffaf Süreç Yönetimi ise sorumlulukların yerine getirilip getirilmediğinin görülebilmesini, takip edilmesini ve denetlenmesini esas alır.

Birincisi hesap vermenin gerekliliğini ortaya koyar, ikincisi hesap verilebilir bir yönetim düzeninin kurulmasını hedefler.

Bizim ihtiyacımız, felaketten sonra kimin istifa edeceğini bilen bir yönetim değil; felaketten önce kimin ne yapması gerektiğini bilen, bunu takip eden ve gerektiğinde hesabını sorabilen bir yönetim düzenidir.

BüyükAile Şeffaf Süreç Yönetimi ile ulaşmak istediğimiz anlayış budur.

Çünkü iyi yönetim, yalnızca yapılan işlerin hesabını vermek değildir. Yapılması gerektiği hâlde yapılmayan işlerin de hesabını verebilmektir.

Ve unutmayalım: İstifa, ihmalin bedeli olabilir. Ama insan hayatının bedelini hiçbir istifa ödeyemez.

Öyleyse asıl marifet, istifa etmek zorunda kalmak değil, insanları koruyacak tedbirleri zamanında almaktır.