Bir insanın, kurumun veya uygulamanın başına “İslami” kelimesini koyduğumuzda neyi ifade etmiş oluyoruz? Allah’ın bildirdiği bir ölçüyü mü, yoksa bir insanın o ölçüye uyduğu iddiasını mı?
Bu soruyu önemsiyorum. Çünkü dinin kendisi ile insanların dini anlama ve yaşama biçimleri birbirine karıştırıldığında iki yanlış ortaya çıkıyor. Kimi insanlar kendi tercihlerini din adına sorgulanamaz hâle getiriyor. Kimileri de bu tercihlerin doğurduğu yanlışları doğrudan dine mal ediyor. Her iki durumda da ilahi ölçü ile insanın davranışı arasındaki sınır kayboluyor.
Bu sınırı belirginleştirmek için “İslami olan” ile “İslam’a uygun olan” kavramlarını birbirinden ayırmayı öneriyorum. Kelimelerin gündelik hayattaki bütün kullanımlarını tek bir tanıma sıkıştırmak için değil; neyin kaynağı, neyin yorum ve uygulama olduğunu açıkça görebilmek için.
Bu yazıda kullandığım anlamıyla “İslami olan”, Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği, Peygamberimizin tebliğ ettiği ve örnekliğini gösterdiği ilahi ölçüyü ifade ediyor. “İslam’a uygun olan” ise insanın düşüncesinin, tercihinin veya uygulamasının bu ölçüyle uyumunu anlatıyor. Birincisi başvurulan ölçüdür. İkincisi, insanın o ölçü karşısındaki durumudur.
Adaletin emredilmesi İslami bir ilkedir. Bir yöneticinin karar verirken adil davranması ise bu ilkeye uygun bir uygulamadır. Emanete sadakat dinin bildirdiği ölçüdür. Kendisine teslim edilen parayı yerinde kullanan insan, o ölçüye uygun davranmış olur. Kul hakkını gözetmek dinin gereğidir. Çalışanın hakkını eksiksiz ve zamanında veren işveren, bu gereği yerine getirir.
İnsan adaleti kendi adına yeniden tarif edip yaptığı her işi adalet sayamaz. Önünde kendisini de bağlayan bir ölçü vardır. Davranışını o ölçüye göre değerlendirmesi, yanlış yaptığında da düzeltmesi gerekir.
Ayrımın önemi burada ortaya çıkıyor: İnsan, ilahi ölçüyü öğrenirken, yorumlarken ve uygularken yanılabilir. Bilgisi eksik olabilir, değerlendirmesi hatalı olabilir, menfaati kararını etkileyebilir. Bu nedenle bir yorumun dinî bir kaynağa dayandırılması, o yorumun her yönüyle doğru olduğunu kendiliğinden göstermez. Ölçünün doğruluğu ile o ölçüyü anladığını söyleyen kişinin doğruluğu ayrı ayrı ele alınmalıdır.
Bir şirketin kendisini “İslami” diye tanıtması da bütün işlemlerinin İslam’a uygun olduğunu göstermeye yetmez. Çalışanın hakkı veriliyor mu? Alıcıya kusurlu malın kusuru söyleniyor mu? Ortakların parası nasıl kullanılıyor? Verilen söz tutuluyor mu? Uygunluk iddiasının karşılığı bu soruların cevaplarında aranır.
Aynı durum bir dernek, cemaat veya siyasi yapı için de geçerlidir. Kullanılan isim, benimsenen söylem ve sergilenen görünüş, uygulamaların incelenmesi ihtiyacını ortadan kaldırmaz. “İslam’a uygundur” diyen kişi, hangi ölçüye dayanarak bunu söylediğini açıklayabilmelidir. İddiasının sorgulanmasını da doğal karşılamalıdır.
Çünkü insanın yaptığı bir iş, din adına yapıldığı söylendiği için kutsallık kazanmaz.
“Müslüman ama yalan söylüyor” cümlesine de bu ayrım üzerinden bakabiliriz. Bu söz, bir tutarsızlığı gösteriyorsa anlaşılabilir bir eleştiridir. İnsan, doğruluğu emreden bir dine inandığını söyleyen kişiden dürüstlük bekler. Fakat buradan hareketle yalanın sorumluluğu İslam’a yükleniyorsa, ölçü ile davranış birbirine karıştırılmış olur. Yalan söyleyen kişi, inandığını söylediği ölçüye aykırı davranmıştır. Onun aykırılığı, ölçünün hükmünü değiştirmez.
Sakallı birinin insanları aldatması, sakalını aldatmanın gerekçesi hâline getirmez. Başörtülü birinin haksızlık yapması da başörtüsünü haksızlığın kaynağı yapmaz. Aynı şekilde başı açık veya sakalsız bir insanın yanlışından hareketle onun belirli bir ideolojiye mensup olduğunu varsayamayız; kişisel kusurunu bir düşüncenin bütün mensuplarına yükleyemeyiz. Görünüş, insanın bütün düşüncelerini ve davranışlarını açıklayan bir belge değildir.
Elbette bir kişi yaptığı yanlışı açıkça dinî veya ideolojik bir yorumla savunuyorsa, o yorum da incelenir ve eleştirilir. Ancak kişinin gerekçesiyle inancın gerçekten ne söylediğini birbirinden ayırmak gerekir. İnsanların dine atfettikleri her söz, dinin hükmü sayılamaz.
Bir kişinin yanlışını ısrarla dine mal eden yaklaşımın arkasında bazen geçmişten taşınan bir kırgınlık, kapanmamış bir yara veya din adına davranan birinden görülmüş haksızlık bulunabilir. Bazen de önceden verilmiş bir hükme, yeni bir olay üzerinden gerekçe aranır. Fakat her eleştiriyi peşinen “kuyruk acısı” diye karşılamak da eleştirinin haklı taraflarını görmemizi engeller. Bakılması gereken, kişinin niyeti hakkında kurduğumuz tahminlerden önce, dile getirdiği iddia ve bunun dayanağıdır.
Yaşanan acı anlaşılmayı, haksızlık ise hesap sorulmayı gerektirir. Ancak birinin din adına açtığı yaranın hesabı, o yarayı açmayı yasaklayan dine kesilemez.
Bunun karşılığında, din adına konuşanlar da kendilerine yöneltilen her eleştiriyi dine yöneltilmiş gibi gösteremez. Bir yöneticinin hesabını sormak, inancını yargılamak değildir. Bir kurumun işlemlerini incelemek, o kurumun benimsediğini söylediği değerlere saldırmak anlamına gelmez. Kişinin uygulaması eleştirildiğinde, cevap da o uygulama üzerinden verilmelidir.
Şeffaf süreç yönetiminin önemi de burada belirginleşir. “İslam’a uygun çalışıyoruz” beyanının işleyişte görülebilmesi gerekir. Sorumlulukların belli olması, işlemlerin izlenebilmesi, kararların gerekçelerinin açıklanabilmesi ve yanlışların düzeltilebilmesi, bu iddiayı değerlendirmemizi sağlar. İsim ve söylem üzerinden oluşan güven, somut davranışlarla karşılığını bulur.
Kişinin hatasını dine mal etmemek, kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. “İnsan kusurludur” sözü, hakkı yenilen insanın zararını gidermez. Hakkın iadesi, yanlışın düzeltilmesi ve tekrarını önleyecek düzenin kurulması gerekir. İslam’a uygun davranma sorumluluğu, hata ortaya çıktıktan sonra da devam eder.
Bu yüzden önerdiğim kavramsal ayrım, yalnızca bir kelime tercihi değildir. Dini insanın kusurlarıyla özdeşleştirmeyi de insanın tercihlerini din adına dokunulmaz kılmayı da önleyen bir sorumluluk anlayışıdır.
İslami olan, bu ayrım içinde kendisine başvurduğumuz ilahi ölçüdür. İslam’a uygun olan ise düşüncelerimizin ve davranışlarımızın o ölçüyle uyumudur. Hiçbirimiz bu uyumu yalnızca kimliğimizle, kıyafetimizle veya beyanımızla garanti edemeyiz. Her kararımızda, her ilişkimizde ve her sorumluluğumuzda yeniden gözetmek zorundayız.
Bir insanın, kurumun veya uygulamanın başına “İslami” kelimesini koyduğumuzda neyi ifade etmiş oluyoruz? Allah’ın bildirdiği bir ölçüyü mü, yoksa bir insanın o ölçüye uyduğu iddiasını mı?Bizim görevimiz, yaptığımıza “İslami” diyerek son sözü söylemek değil; “İslam’a uygun mu?” diye sorarak gerektiğinde kendimizi düzeltebilmektir. İnsanın görevi, kendi yaptığını dinin ölçüsü hâline getirmek değil; yaptığını dinin ölçüsüne göre düzeltebilmektir.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.