Bir insan güzel konuşuyor diye doğru konuşmuş olur mu? İyi giyiniyor diye işini iyi yapar mı? Bize yakın davranması, başkalarına da adaletli davrandığını gösterir mi?

Sorulduğunda hepimiz bu soruların cevabını biliriz. Fakat hayatın içinde karar verirken bildiklerimizi her zaman hatırlamayız. Birinin ses tonundan etkilenir, bilgisine de güveniriz. Güler yüzünü sever, dürüstlüğünden şüphe etmeyiz. Bir alandaki başarısını görür, başka alanlarda da sözüne itibar ederiz. Aradaki boşlukları çoğu zaman kendi iyi niyetimizle doldururuz.

Sonra bir gün, “Ben onu böyle tanımamıştım” deriz.

Oysa belki de onu henüz tanımamışızdır. Yalnızca bir özelliğini görmüş, geri kalanını zihnimizde tamamlamışızdır.

Psikolojide buna “halo etkisi”, Türkçesiyle “hale etkisi” deniyor. Bir kişi, kurum veya ürün hakkındaki olumlu izlenimin, yeterince bilmediğimiz diğer özelliklere de yayılması… Bir bakıma, tek bir parıltının bütün resmi aydınlattığını sanmak.

Bir mülakata giren adayın kendisini rahat ifade etmesi elbette değerlidir. Ancak o rahatlık, üstlendiği işi zamanında bitireceğini göstermez. Şık bir mağaza, ürünün dayanıklılığı hakkında tek başına hüküm verdirmez. Bir yöneticinin etkileyici konuşması da kurumunu adaletle yönettiğinin kanıtı sayılamaz. Bunların her biri ayrı ayrı görülmeyi, anlaşılmayı ve değerlendirilmeyi gerektirir.

Biz ise bazen birini beğenmekle ona güvenmek arasındaki mesafeyi çok çabuk geçiyoruz.

Bu durumun gündelik hayatta küçük bedelleri olabilir. Görünüşünü sevdiğimiz bir ürünü alır, beklediğimiz faydayı bulamayız. Fakat aynı değerlendirme biçimi bir işe alımda, bir ortaklıkta ya da toplum adına sorumluluk üstlenecek kişileri seçerken devreye girdiğinde bedel büyür. Verdiğimiz karar başkalarının emeğini, hakkını ve geleceğini de etkiler.

Kendini iyi anlatanla işini iyi yapan her zaman aynı kişi olmayabilir. Bazı insanlar yaptıklarını göstermekte mahirdir; bazıları ise sessizce çalışır, ortaya koyduğu emeğin kendiliğinden fark edileceğini düşünür. Yalnızca görünene bakarak hüküm verdiğimizde, ikincisinin hakkını birincisine teslim edebiliriz.

Böylece kişisel bir yanılgı, adalet meselesine dönüşür.

Üstelik bu parıltıyı yalnızca dış görünüş oluşturmaz. Bir unvan, tanınmış bir soyadı, aynı okuldan mezun olmak veya aynı dünya görüşünü paylaşmak da değerlendirmemizi etkileyebilir. “Bizim gibi düşünüyor” cümlesinden “İşini de doğru yapar” hükmüne geçebiliriz. Yakınlık hissi, sormamız gereken soruları erteletebilir.

Bir insanla aynı değerleri savunmak kıymetlidir. Fakat o değerlerin davranışa nasıl yansıdığını görmeye de ihtiyaç vardır. Adaletten söz eden kişinin, kendisine itiraz edildiğinde nasıl davrandığına bakmak gerekir. Emeği övenin, yanında çalışanların hakkını gözetip gözetmediğini bilmek gerekir. Şeffaflığı savunanın, kendi kararlarının incelenmesine ne kadar açık olduğunu görmek gerekir.

Çünkü insanı tanımak zaman ister. Söyledikleriyle yaptıklarını birlikte görmeyi gerektirir.

Burada kendimize karşı da dürüst olmalıyız. Beğendiğimiz birinin yanlışını açıklamak için gösterdiğimiz anlayışı, hoşlanmadığımız birine de gösterebiliyor muyuz? Sevdiğimiz kişiye yöneltilen her eleştiriyi haksızlık sayarken, aynı davranışı bir başkası yaptığında hemen hüküm mü veriyoruz?

Ölçümüz kişiye göre değişiyorsa, değerlendirmemize duygularımız karışmış demektir.

Bu nedenle kurumların işleyişini yalnızca insanların bıraktığı izlenime bağlayamayız. Görevlerin, yetkilerin ve değerlendirme ölçülerinin açık olması gerekir. Kimin hangi kararı aldığı, hangi kaynağı kullandığı ve ortaya nasıl bir iş çıkardığı görülebilmelidir. Şeffaf süreç yönetimi, kanaatlerimizi somut bilgiyle sınayabileceğimiz bir zemin oluşturur.

Bir yöneticiyi sevebiliriz. Yine de kararlarını inceleyebilmeliyiz. Bir çalışanla iyi anlaşabiliriz. Yine de işini herkes için geçerli ölçülerle değerlendirebilmeliyiz. Bir kuruma gönül verebiliriz. Yine de kaynaklarını nasıl kullandığını sorabilmeliyiz.

Güvenin sağlamlaşması için bu sorulara yer açmamız gerekir.

Elbette her tebessümün arkasında hesap arayarak yaşayamayız. İnsan ilişkilerinin sıcaklığa, iyi niyete ve başlangıçta tanınan bir güven payına ihtiyacı var. Fakat ilk izlenimimizle vereceğimiz sorumluluğun büyüklüğü arasında makul bir mesafe bulunmalı. Tanıdıkça ilerlemeli, gördükçe karar vermeliyiz.

Bunun için bazen kısa bir duraklama yeterlidir: Bu insanın hangi özelliğini gerçekten biliyorum? Hangi özelliğini ise bildiğimi sanıyorum?

Bu iki sorunun cevabı arasındaki fark, bizi pek çok hayal kırıklığından koruyabilir. Başkasının hakkını teslim etmemize de yardımcı olabilir.

Bir insanın güzel bir özelliğini takdir etmekte hiçbir yanlış yok. Yanlış, o özelliği bütün soruların cevabı saydığımızda başlıyor.

Bir parıltıyı beğenmek serbesttir; insanların hakkını o parıltıya emanet etmek ise sorumluluk ister.