Millî Ekonomi Modeli, Adil Düzen ve BüyükAile: Ekonomiden Sisteme Üç Yaklaşım
Ekonomi konuşurken yıllardır aynı cümlelerin etrafında dönüp duruyoruz. Faiz kötüdür, borç ekonomisi sürdürülemez, küresel finans sistemi ülkeleri bağımlı hale getiriyor, gelir dağılımı bozuluyor, üreten kazanamıyor, çalışan geçinemiyor, vatandaş borçlanmadan hayatını sürdüremiyor. Bunların önemli bir kısmında zaten geniş bir mutabakat var. Fakat benim uzun zamandır üzerinde durduğum mesele başka: Yanlışın ne olduğunu söylemek yetmiyor. Yerine ne koyacağınızı da göstermeniz gerekiyor.
Hatta o da yetmiyor. Kuracağınız sistemin kim tarafından ve nasıl denetleneceğini, paranın nereden nereye gittiğini, yetkinin nasıl sınırlandırılacağını, vatandaşın sisteme nasıl katılacağını ve ortaya çıkan değerden nasıl pay alacağını da göstermek zorundasınız. Çünkü iyi niyet bir sistem değildir. Doğru teşhis de tek başına çözüm değildir. Bir düşüncenin hayata dokunabilmesi için mekanizması, denetimi ve uygulama zemini olması gerekir.
Bu açıdan baktığımızda Türkiye'nin yakın tarihinde üzerinde ciddi biçimde durulması gereken iki önemli ekonomik arayışla karşılaşıyoruz: Merhum Prof. Dr. Haydar Baş'ın ortaya koyduğu Millî Ekonomi Modeli ve Süleyman Karagülle'nin içinde bulunduğu fikrî çizginin geliştirdiği Adil Düzen yaklaşımı. Ben bunlara üçüncü bir başlık daha ekliyorum: BüyükAile – Şeffaf Süreç Yönetimi Modeli. Bu üç yaklaşımı birbirini yok eden modeller gibi değil, farklı sorulara cevap arayan ve birbirlerinin bıraktığı boşlukları görmemizi sağlayan düşünceler olarak okumak gerektiğine inanıyorum.
Millî Ekonomi Modeli: Önce Vatandaşın Alım Gücü
En dikkat çekici çıkışlarından biri klasik iktisadın “ihtiyaçlar sınırsız, kaynaklar kıttır” kabulüne yaptığı itirazdır. MEM, insanın temel ihtiyaçlarının sınırlı olduğunu, kaynakların ise bilgi, teknoloji ve üretim kabiliyeti geliştikçe çok daha geniş biçimde değerlendirilebileceğini savunur. Modelde asıl sınırsız olanın insanın ihtirasları olduğu belirtilir. Bu yalnızca teorik bir itiraz değildir; ekonomiye nereden baktığınızı değiştiren bir düşüncedir.
Haydar Baş'ın önemli tespitlerinden biri de tüketimin ekonomi içerisindeki yeridir. Fabrikalar kurabilirsiniz, üretimi artırabilirsiniz, çiftçiyi destekleyebilirsiniz, sanayiciye imkân sağlayabilirsiniz. Fakat vatandaşın cebinde o malı satın alabilecek para yoksa ürettiğiniz malı kime satacaksınız? Millî Ekonomi Modeli bu nedenle özellikle alt gelir gruplarının satın alma gücünün yükseltilmesini ekonomik sistemin önemli unsurlarından biri haline getirir. Devletin para politikası, senyoraj imkânları ve sosyal destekler yoluyla piyasadaki talebin güçlendirilmesini savunur.
Burada ortaya konulan soru önemlidir: Üretim büyürken halkın alım gücü büyümüyorsa bu ekonomi kimin ekonomisidir?
Bu soruyu görmezden gelemeyiz. Ancak hemen arkasından başka bir soru gelir: Devlet vatandaşın satın alma gücünü artıracaksa bunu hangi ekonomik karşılık üzerinden yapacaktır? Para neyin karşılığında üretilecektir? Kaynağı kim dağıtacaktır? Kime ne kadar verileceğine kim karar verecektir? İşte Adil Düzen'in itirazı burada başlamaktadır.
Adil Düzen: Para Kadar Mekanizma da Önemlidir
Süleyman Karagülle'nin Millî Ekonomi Modeli'ne yönelttiği eleştirilerin önemli bir kısmı devletin kaynak dağıtan büyük bir merkez haline gelmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bürokratik takdir yetkisi büyüdükçe siyasetin, kayırmanın, verimsizliğin ve kamu tekellerinin de büyüyebileceğini savunur. Karagülle ayrıca paranın yalnızca devletin kararıyla piyasaya sürülmesi yerine gerçek mal, emek, üretim ve sipariş gibi ekonomik karşılıklara bağlanması gerektiğini ileri sürmektedir.
Burada özellikle selem, yani siparişe dayalı finansman anlayışı dikkat çekicidir. Mantığı basittir: Bir üreticiye “Sen üret, sonra müşteri bulursun” denilmez. Önce ihtiyaç ve talep ortaya çıkar. Tüketici ihtiyacını sipariş eder, sipariş ekonomik bir taahhüde dönüşür, bu talep üreticiye kadar ulaşır ve üretim ona göre başlar. Böylece para ile gerçek ihtiyaç arasında bir ilişki kurulmaya çalışılır.
Bu yaklaşım bize önemli bir şeyi hatırlatmaktadır: Ekonomide yalnızca paranın miktarı değil, paranın hangi süreç içerisinde hareket ettiği de önemlidir. Faizi kaldırmak tek başına yeni bir ekonomik sistem kurmaya yetmez. Faizin yerine ne koyacağınızı, kredinin nasıl işleyeceğini, üreticinin nasıl finanse edileceğini ve tüketici talebinin sisteme nasıl taşınacağını da göstermeniz gerekir. Bence Adil Düzen'in önemli katkılarından biri buradadır.
Fakat burada da başka bir soruyla karşılaşıyoruz.
Peki Vatandaş Sistemin Neresinde?
Millî Ekonomi Modeli devleti güçlendiriyor ve vatandaşın satın alma gücünü artırmayı hedefliyor. Adil Düzen para, kredi, üretim ve tüketim arasındaki ilişkiyi kurallara bağlamaya çalışıyor. Peki vatandaş nerede? Sadece yardım alan kişi olarak mı, sadece tüketici olarak mı, sadece üretici olarak mı; yoksa süreci görebilen, denetleyebilen ve ortaya çıkan değerden pay alabilen gerçek bir paydaş olarak mı?
Benim BüyükAile – Şeffaf Süreç Yönetimi Modeli üzerinde çalışırken üzerinde durduğum esas mesele budur. Çünkü problem yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda bir yönetim, denetim ve süreç problemidir.
BüyükAile Modeli: Sonucu Değil Süreci Şeffaflaştırmak
Kaynak doğru olabilir, niyet doğru olabilir, kanun doğru olabilir, sistemin başındaki insanlar son derece dürüst de olabilir. Fakat süreç kapalıysa bir süre sonra insan faktörü devreye girer. Kayırma başlar, aracılık başlar, bilgi saklanır, gerçek maliyetlerle ödenen bedeller arasındaki fark görünmez hale gelir. Vatandaş işin başında değil, bittikten sonra devreye girer ve kendisine yalnızca sonuç açıklanır.
Oysa şeffaflık, iş bittikten sonra birkaç rakamı vatandaşın önüne koymak değildir. Şeffaflık sürecin kendisinin görünür olmasıdır.
BüyükAile yaklaşımındaki açık defter niteliği taşıyan Vatandaş Sayfası ve Şeffaf Süreç anlayışı bu düşünceden doğmaktadır. Üretimden satın almaya, iş gücü katkısından kaynak aktarımına kadar önemli süreçlerin vatandaşın ve ilgili paydaşların görebileceği biçimde izlenebilir olması hedeflenmektedir.
Burada yalnızca “Ne kadar harcandı?” sorusunun cevabı aranmaz. Kim karar verdi, karar hangi gerekçeyle alındı, kim ne kadar katkıda bulundu, gerçek maliyet nedir, ortaya çıkan kazanç nedir ve kazanç nasıl paylaşılacaktır? Bunların görülebilir olması gerekir.
Çünkü şeffaflığın olmadığı yerde denetim çoğu zaman iş bittikten sonra başlar. BüyükAile'de ise denetimin iş yapılırken başlaması gerekir.
Zorunlu Dürüstlük: İyi İnsan Beklemek Yerine İyi Sistem Kurmak
Ben bu anlayışı “Zorunlu Dürüstlük” olarak ifade ediyorum. Çünkü sistemleri yalnızca iyi insanların varlığı üzerine kuramayız. İnsan elbette iyi, ahlaklı ve vicdanlı olsun; kul hakkından korksun. Fakat milyonların, milyarların hatta ülke ölçeğinde trilyonların yönetildiği sistemleri yalnızca insanların vicdanına bırakamazsınız.
Sistemin kendisi de yanlış yapmanın alanını daraltmalıdır. Dürüstlüğü yalnızca kişinin tercihine bırakmak yerine süreçlerin doğal sonucu haline getirmek gerekir. Bir insan yanlış yapmaya karar verdiğinde karşısında yalnızca hukuk değil; kayıt, görünürlük, ortak denetim ve hesap verebilirlik de bulunmalıdır. BüyükAile'nin “Şeffaf Süreç Yönetimi” dediği mesele budur.
Büyük Devlet mi, Güçlü Sistem mi?
Devlet anlayışını da bu noktada yeniden düşünmemiz gerekiyor. Devlet elbette güçlü olmalıdır. Fakat güçlü devlet her işi kendisi yapan devlet değildir. Güçlü devlet; kuralları ve denetimi güçlü, vatandaşının hakkını koruyan, sözleşmeye güven sağlayan ve kamu adına kullanılan kaynakların nasıl kullanıldığını görünür hale getiren devlettir.
Millî Ekonomi Modeli devlete ekonomik hayat içerisinde güçlü bir rol verirken, Adil Düzen devletin hakem ve düzenleyici niteliğini daha fazla öne çıkarmaktadır. BüyükAile ise devletin üst çerçeveyi ve hukuki güvenceyi sağladığı; ekonomik ve sosyal organizasyonun mümkün olduğu kadar hane, mahalle, ilçe ve şehir ölçeğine yayıldığı bir yapı önermektedir. Böylece güç tek bir merkezde toplanmak yerine kılcallara kadar dağıtılır.
Mahalleden Başlayan Ekonomik Katılım
BüyükAile yaklaşımında mahalle yalnızca insanların yaşadığı coğrafi bir alan değildir. Aynı zamanda üretimin, tüketimin, dayanışmanın, hizmetin, denetimin ve paylaşımın buluşabileceği ekonomik ve sosyal bir hücredir. İlçe, bu mahalle hücrelerinin koordinasyon alanına; şehir ise üst marka, pazar, lojistik ve büyük ölçekli organizasyonun zeminine dönüşür.
Böylece vatandaş sistemin uzaktaki seyircisi olmaktan çıkar; yaşadığı mahalleden başlayarak sistemin ortağı, denetçisi ve paydaşı haline gelir. BüyükAile'nin ayrıldığı önemli noktalardan biri de budur. Vatandaş yalnızca ekonomik sistemin müşterisi değil, aynı zamanda ortağıdır.
Yardım Alan Değil, Pay Sahibi Vatandaş
Sosyal devlet tartışmasını da yeniden düşünmek gerekiyor. Bir insanın ihtiyacı varsa ona yardım etmek elbette insanlık görevidir. Ancak sürekli yardım alan bir toplum modeli kurmak başka bir şeydir. Vatandaşın devlet karşısındaki konumunu sadece “yardım alan kişi” seviyesine indirirseniz bir süre sonra insanı sisteme bağımlı hale getirirsiniz.
Oysa vatandaş yalnızca vergi veren veya yardım alan kişi değildir. Bu ülkenin kaynaklarında, şehrinin oluşturduğu ekonomik değerde, kamu imkânlarında, doğal kaynaklarda, üretimden ve tasarruftan oluşan değerde onun da hakkı vardır. Öyleyse sormamız gereken soru yalnızca “Devlet vatandaşa ne kadar yardım verecek?” değildir. Asıl soru şudur: Vatandaş, kendisinin de katkı sunduğu ekonomik değerden hangi sistemle pay alacaktır?
BüyükAile'nin temel ayrımlarından biri yardım anlayışından paydaşlık anlayışına geçiştir.
Nuh'un Gemisi: Kimseyi Geride Bırakmamak
Elbette herkes aynı imkâna sahip değildir. Çocuklar, yaşlılar, engelliler, çalışamayacak durumda olanlar, geçici olarak işini kaybedenler veya üretime katılmak isteyip imkân bulamayanlar vardır. BüyükAile içerisindeki Nuh'un Gemisi yaklaşımı bu noktada devreye girer.
Amaç insanı sürekli yardım alan konumda tutmak değildir. İnsan onurunu koruyacak bir destek zemini oluşturmak ve üretime katılabilecek durumda olanı mümkün olduğu kadar yeniden ekonomik hayata dahil etmektir. Çünkü sosyal politikanın başarısı yalnızca kaç kişiye yardım ettiğinizle değil, kaç kişinin yeniden kendi ayakları üzerinde durmasına imkân sağladığınızla da ölçülmelidir.
Üç Model Bize Ne Söylüyor?
Millî Ekonomi Modeli tüketicinin alım gücünü ekonominin merkezine taşımış, paranın ve ekonomik bağımsızlığın millî egemenlikle ilişkisini gündeme getirmiş ve üretim kadar tüketimin de desteklenmesi gerektiğini savunmuştur. Adil Düzen ise paranın karşılığını, kredinin kime ve nasıl verileceğini, üretimin gerçek taleple nasıl buluşturulacağını ve faizin yerine hangi mekanizmaların konulacağını tartışmıştır.
BüyükAile ise bu tartışmaya üçüncü bir boyut eklemektedir: Sürecin sahipliği kime ait olacak? Vatandaş yalnızca sistemden faydalanan kişi mi olacak, yoksa sistemi gören, denetleyen, katkı sağlayan ve ortaya çıkan kazançtan pay alan bir ortak mı olacak? Asıl farklılaşma burada ortaya çıkmaktadır.
Pansuman Değil Sistem
Bugün artık yalnızca parayı, faizi veya devletin büyüklüğünü konuşamayız. Süreci de konuşmalıyız. Kim karar veriyor, kim denetliyor, vatandaş neyi görebiliyor, kim kazanıyor, kazanç nasıl bölüşülüyor, kaynak hangi aşamada kime aktarılıyor, yanlış yapanın önünü sistem nasıl kesiyor ve vatandaş hangi aşamada sisteme dahil oluyor?
Bence önümüzdeki dönemin esas ekonomik ve sosyal tartışması bu sorular üzerinden yapılmalıdır. Çünkü ekonomi yalnızca para üretme sanatı değildir; aynı zamanda güven üretme, değer üretme ve üretilen değeri hakkaniyetli bir sistem içerisinde paylaşabilme meselesidir.
Faizi kaldırabilirsiniz, yeni bir para sistemi kurabilirsiniz, farklı kredi yöntemleri geliştirebilirsiniz, devleti büyütebilir veya küçültebilirsiniz. Bunların hepsi tartışılabilir. Ama süreci şeffaf hale getiremezseniz, denetimi toplumun gözü önüne taşıyamazsanız ve vatandaşı ekonomik sistemin gerçek paydaşı yapamazsanız eski sorunlar bir süre sonra başka isimlerle yeniden karşınıza çıkar.
Benim yıllardır üzerinde durduğum mesele aslında bundan ibarettir: Pansuman değil, sistem.
Millî Ekonomi Modeli bize ekonomik bağımsızlığı ve tüketicinin gücünü hatırlatıyor. Adil Düzen paranın, kredinin ve üretimin gerçek karşılığa ve mekanizmaya bağlanması gerektiğini söylüyor. BüyükAile ise bunlara şeffaf süreç, yerinden katılım, üretim, denetim ve paydaşlığı ekliyor.
Belki bugün yapılması gereken, geçmişte ortaya konulan bütün bu birikimi birbirine karşı kullanmak değil; doğru olanı almak, eksik olanı tamamlamak ve insanı yalnızca sistemin müşterisi olmaktan çıkararak sistemin gerçek ortağı haline getirecek yeni bir ekonomik ve sosyal mimari üzerinde düşünmektir.
#BüyükAile #ŞeffafSüreçYönetimi #MilliEkonomiModeli #AdilDüzen #EkonomikBağımsızlık #AdilEkonomi #Üretim #Tüketim #Paydaşlık #ZorunluDürüstlük #Şeffaflık #YerelKalkınma #SosyalEkonomi #Ekonomi #Sistem #PansumanDeğilSistem #MilliEkonomi #EkonomikModel #ToplumsalKalkınma #CevdetTellioğlu
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.