Bir sınıfa 45 çocuk doldur. Sıraları birbirine yaklaştır, öğretmeni kalabalığın içinde çaresiz bırak. Çocuğun nefes alacağı, kendisini ifade edeceği, yeteneğini göstereceği alanları daralt.
Okulun tuvaletleri temiz mi, çocuklar hijyenik şartlarda eğitim görüyor mu, teneffüste rahatça hareket edebiliyor mu, bunları yeterince sorgulama.
Okulun çevresinde çocukları bekleyen tehlikeleri görmezden gel. Uyuşturucuya, çetelere, akran zorbalığına, şiddete ve istismara karşı etkili bir koruma düzeni oluşturma.
Sonra çık, anne babalara seslen:
“Çocuklarınızı sosyal medyadan kurtarın! Çocuklarınıza sahip çıkın! Onlarla daha fazla ilgilenin!”
Ne güzel değil mi?
Bütün sorumluluğu anne babanın omzuna yükle, ardından aile kurumunun zayıflamasından şikâyet et.
Yazıklar olsun bu anlayışa!
Peki, hiç düşündün mü?
O anne neden sabahın erken saatlerinde evinden çıkıyor? O baba neden akşam evine yorgun dönüyor? Aynı evde yaşayan insanlar neden birbirlerinin yüzünü görmeye bile zaman bulamıyor?
Çünkü geçinmeye çalışıyorlar.
Kirayı, faturaları, mutfak masraflarını, çocuklarının eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Senin belirlediğin vergileri, harçları ve türlü mali yükümlülükleri ödeyebilmek için mücadele ediyorlar.
Birçoğu artık daha iyi yaşamak için değil, mevcut hayatını sürdürebilmek için çalışıyor.
Anne baba ekonomik şartlarla boğuşurken sen onlara çocuklarını sokaktan, uyuşturucudan, dijital bağımlılıktan, şiddetten ve kötü alışkanlıklardan tek başlarına koruma sorumluluğu yüklüyorsun.
Elbette anne babanın sorumluluğu var. Çocuğuna zaman ayıracak, ilgilenecek, yönlendirecek, sevgisini ve güvenini hissettirecek.
Ama soralım:
Peki, devletin sorumluluğu nerede? Belediyenin görevi nerede? Millî eğitimin, gençlik ve spor kurumlarının, sosyal hizmetlerin sorumluluğu nerede?
Bir çocuğu yetiştirmek yalnızca iki insanın omzuna bırakılabilecek kadar basit bir mesele midir?
Çocuk Ekrana Mahkûmsa Alternatif Nerede?
Bir çocuğun okuldan çıktığını düşünelim.
Eve geldiğinde ne yapacak?
Mahallesinde güvenle oynayabileceği bir alan var mı? Spor yapabileceği bir tesis, ücretsiz yararlanabileceği bir kütüphane, arkadaşlarıyla ders çalışabileceği bir merkez var mı?
Müzik öğrenebileceği, resim yapabileceği, tiyatroya katılabileceği, bilimle veya zanaatla tanışabileceği imkânlar var mı?
At binmeyi öğrenebileceği, hayvan sevgisini geliştirebileceği, doğayla temas kurabileceği güvenli alanlar var mı?
Yüzme havuzu, bisiklet parkuru, izcilik alanı, spor salonu var mı?
Varsa kaç çocuğa yetecek kadar var? Ücretsiz mi, yoksa yalnızca ekonomik gücü olan ailelerin çocuklarına mı açık?
Bir taraftan çocukların ekran karşısında saatler geçirmesinden şikâyet ediyoruz, diğer taraftan ekranın yerine koyabilecekleri hayatı onlara sunmuyoruz.
Sonra soruyoruz:
“Bu çocuklar neden telefonlarından ayrılmıyor?”
Peki, ayrılsınlar da nereye gitsinler?
Betonların arasına mı? Araçların işgal ettiği sokaklara mı? Güvenliğinden emin olmadığımız parklara mı? Ücretini ödeyemedikleri spor salonlarına mı?
Çocuğa gerçek hayatın kapılarını kapatırsan, sanal dünyanın kapısından girmesine neden şaşırıyorsun?
Benim itirazım burada başlıyor.
Çocuk parkı, spor tesisi, kütüphane ve sosyal gelişim merkezleri yöneticilerin iyi niyetine bırakılacak hizmetler olmamalıdır.
Bunlar nüfusa ve ihtiyaca göre planlanması zorunlu kamu hizmetleri arasına alınmalıdır.
Nasıl ki bir yerleşim alanında yol, su, kanalizasyon ve elektrik altyapısı planlanıyorsa, çocukların bedensel, zihinsel ve sosyal gelişimini destekleyen alanlar da planlanmalıdır.
Her mahallede güvenli oyun ve spor alanları, her ilçede erişilebilir kütüphaneler, spor tesisleri, sanat ve bilim atölyeleri bulunmalıdır.
Uygun bölgelerde binicilik merkezleri, doğa ve izcilik alanları, tarım ve hayvan bakımını öğreten uygulama merkezleri kurulmalıdır.
Çocukların yeteneklerini keşfetmeleri ailelerinin gelirine bağlı kalmamalıdır.
Üstelik tesis açmak da yeterli değil.
Çalışan anne babanın çocuğu okuldan çıktığında ne olacak? Anne babası işten dönene kadar sokakla veya telefon ekranıyla mı baş başa kalacak?
Okul sonrası spor, sanat, eğitim ve rehberlik programları oluşturulmalı; ihtiyaç duyulan yerlerde ulaşım desteği sağlanmalıdır.
Bunun için kamu kurumları, belediyeler, üniversiteler, spor kulüpleri ve sivil toplum kuruluşları birlikte çalışabilir.
Ama önce şu gerçeği kabul etmek gerekiyor:
Çocuğun spor yapması, kitap okuması, sanatla tanışması ve güvenli bir çevrede büyümesi lüks değil, kamusal sorumluluk gerektiren temel bir ihtiyaçtır.
Okulun Duvarı Var, Peki Eğitim Ortamı Var mı?
Okul yaptığımızda bina sayısını açıklıyoruz. Derslik sayısını, öğrenci kapasitesini, yatırılan parayı anlatıyoruz.
Peki, eğitimin niteliğini ne kadar sorguluyoruz?
Kırk beş kişilik sınıfta öğretmen hangi çocuğun sessizliğini fark edecek? Hangisinin ailevi sıkıntısını anlayacak? Hangisinin özel yeteneğini keşfedecek? Hangisinin zorbalığa uğradığını görecek?
Bir çocuğun görerek, diğerinin dinleyerek, bir başkasının uygulayarak daha iyi öğrendiğini hangi imkânlarla dikkate alacak?
Çocukları aynı sıraya, aynı süreye, aynı anlatım biçimine sıkıştırıp neden hepsinden aynı başarıyı bekliyoruz?
Eğitim yalnızca müfredatı yetiştirmek değildir. Çocuğun aklını, bedenini, karakterini, duygularını ve sosyal ilişkilerini birlikte geliştirmektir.
Okulun temizliği, tuvaletlerin hijyeni, bahçenin yeterliliği, güvenli ulaşım ve çocuğun ruhsal iyiliği de eğitimin ayrılmaz parçalarıdır.
Bunları ihmal edip yalnızca sınav başarısını konuşmak, çocuğu insan olarak değil, rakam olarak görmektir.
Aileyi Suçlamak Kolay, Aileye Zaman Kazandırmak Zor
Sürekli ailelerin çocuklarına yeterince zaman ayırmadığını söylüyoruz.
İyi de o zamanı aileye kim bırakacak?
Anne baba uzun çalışma saatleriyle, ulaşımda kaybolan zamanla ve ekonomik baskılarla mücadele ederken aile içi iletişimin zayıflamasından yalnızca onları sorumlu tutmak ne kadar adildir?
Aileyi güçlendirmek yalnızca konferanslarda aile değerlerinden söz etmek değildir.
Ailenin birlikte yemek yiyebilmesini, yürüyebilmesini, kitap okuyabilmesini, sosyal faaliyetlere katılabilmesini mümkün kılacak şartları oluşturmaktır.
Babasının elini tutup spor tesisine giden, annesiyle kütüphaneye uğrayan, ailesiyle doğada zaman geçiren çocukla bütün gün apartman dairesinde telefona mahkûm kalan çocuğun imkânları aynı değildir.
Bu eşitsizliği görmezden gelip anne babaya öğüt vermek kolaydır.
Ama öğüt, imkânın yerini tutmaz.
Şikâyet Etmek Yerine Sorumluluğun Hesabını Verelim
Peki, bütün bunları kim gerçekleştirecek?
İşte burada yıllardır üzerinde çalıştığım BüyükAile Şeffaf Süreç Yönetimi Modeli devreye giriyor.
Bizim yaklaşımımız, çocukların ihtiyaçlarını seçim vaatlerine, yıllık faaliyet raporlarına veya yöneticilerin kişisel tercihlerine bırakmamaktır.
Bir mahallede kaç çocuk yaşıyor? Yaş grupları nasıl dağılıyor? Kaçı spor tesisine, kütüphaneye, güvenli oyun alanına ve okul sonrası programa erişebiliyor?
Kaç çocuk ekonomik sebeplerle bu imkânlardan yararlanamıyor?
Hangi okulun sınıfları kalabalık? Hangi okulun tuvaletleri yetersiz? Hangi okul çevresinde güvenlik riski bulunuyor?
Bunlar tespit edilemeyecek sorunlar mı?
Elbette değil.
Önce mahalle ölçeğinde ihtiyaç haritası çıkarılmalı. Her ihtiyacın ilgili kamu kurumu, yerel yönetim ve diğer paydaşlar bakımından sorumlusu belirlenmeli.
Hangi tesisin ne zaman yapılacağı, hangi hizmetin kim tarafından sunulacağı, ne kadar kaynak ayrıldığı ve işin neden tamamlanmadığı Şeffaf Koridor üzerinden izlenebilmelidir.
Vatandaş bir sorunu bildirdiğinde, şikâyetinin kaybolmadığını, incelendiğini, sorumlusunun belirlendiğini ve çözümün hangi aşamada olduğunu görebilmelidir.
Çocukların ve ailelerin mahremiyeti korunurken hizmet eksiklikleri ve kurumsal sorumluluklar gizlenmemelidir.
Bizim Şeffaf Süreç ve Zorunlu Dürüstlük yaklaşımımızın amacı da budur.
Bir yöneticinin “Bütçe yoktu”, “Haberim olmadı”, “Yetkimiz dışında kaldı” demesi yeterli olmamalıdır.
Bütçe yoksa hangi önceliğe kaynak ayrıldı? Yetki başka kurumdaysa ne zaman bildirildi? Sorun biliniyorsa neden çözülmedi?
Çünkü çocukların geleceği, kurumlar arasındaki yazışmaların ve sorumluluk tartışmalarının arasında kaybolmamalıdır.
BüyükAile anlayışında mahalle yalnızca insanların yaşadığı bir adres değildir. İhtiyaçların belirlendiği, çözümlerin planlandığı ve toplumun yönetime katıldığı ilk alandır.
Devlet, belediye, okul, aile, sivil toplum ve iş dünyası bu sürece kendi sorumluluklarıyla katılmalıdır.
Amaç kamunun görevlerini aileye veya gönüllülere yüklemek değil, sorumlulukları görünür, katılımcı ve denetlenebilir hâle getirmektir.
Önce Çocuklara Bir Hayat Sunun!
Şimdi yeniden soralım.
Çocukları sosyal medyadan kurtarmak istiyorsunuz da onların gidebileceği kaç kütüphane yaptınız?
Uyuşturucudan uzak tutmak istiyorsunuz da mahallelerinde kaç güvenli spor alanı oluşturdunuz?
Şiddetten uzak durmalarını istiyorsunuz da kendilerini ifade edebilecekleri kaç sanat, kültür ve bilim merkezi açtınız?
Sağlıklı büyümelerini istiyorsunuz da kaç okulun bahçesini genişlettiniz, kaç sınıfın kalabalığını azalttınız, kaç okul tuvaletini çocukların hak ettiği temizliğe kavuşturdunuz?
Aile bağlarını güçlendirmek istiyorsunuz da ailelerin birlikte zaman geçirebilecekleri kaç erişilebilir sosyal alan planladınız?
Bütün bunları yapmadan hangi hakla sorumluluğu yalnızca anne babaya yüklüyorsunuz?
Elbette aileye düşen görevler vardır. Ancak kamu yönetiminin yerine getirmediği görevleri anne babanın kusuruymuş gibi göstermek sorumluluktan kaçmaktır.
Biz artık çocukları sorun olarak gören değil, çocukların karşılaştığı sorunları ortadan kaldıran bir yönetim anlayışı kurmalıyız.
Ailelere sürekli nasihat vermek yerine hayatlarını kolaylaştıracak şartları oluşturmalıyız.
Çocuklara ekranı bırakmalarını söylemeden önce, ekranın dışında onları bekleyen güzel bir hayat sunmalıyız.
Ve yöneticilere şu soruyu sormalıyız:
“Anne baba çocuğuna neden sahip çıkmıyor?” demeden önce, siz çocukların sağlıklı, güvenli ve nitelikli bir hayat sürmesi için hangi sorumluluğunuzu yerine getirdiniz?
BüyükAile Şeffaf Süreç Yönetimi ile kurmak istediğimiz anlayış, bu sorunun cevabını görünür kılacak bir düzendir.
Çünkü çocukların geleceği yalnızca ailelerin vicdanına, yöneticilerin vaatlerine ve kurumların faaliyet raporlarına bırakılamaz.
Çocuğa yaşayacak alan bırakmayıp anne babayı suçlamak, çocuğu korumak değil, kendi sorumluluğundan kaçmaktır.
Önce çocuklara bir hayat sunun. Sonra anne babadan hesap sorun.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.