KİŞİ BAŞINA DÜŞÜYOR DA KİMİN BAŞINA DÜŞÜYOR?

Küreselleşmeyi yıllardır bize dünyanın küçülmesi diye anlattılar.

Sermaye sınır tanımayacak, teknoloji herkesi birbirine yaklaştıracak, ticaret büyüyecek, ülkeler zenginleşecek ve sonunda bu zenginlik aşağıya doğru yayılacaktı.

Dünya gerçekten küçüldü.

Ama servet pek küçülmedi.

Hatta bazı ellerde büyüdükçe büyüdü.

Ben yıllar önce bu meseleyi yazarken bir kavrama özellikle itiraz etmiştim: “Kişi başına düşen gelir.”

İtirazım hâlâ aynı.

Çünkü matematik doğru olabilir ama hayat matematikten ibaret değildir.

Bir ülkenin toplam gelirini nüfusuna bölersiniz ve ortaya bir rakam çıkar. Sonra dersiniz ki:

“Kişi başına gelir şu kadar dolar.”

İyi de kardeşim...

Kimin başına düştü?

Mesele tam burada başlıyor.

Bir ülkede on kişinin yaşadığını düşünün. Dokuz kişinin cebinde yüz lira, bir kişinin cebinde dokuz bin yüz lira olsun.

Toplam gelir on bin liradır.

Kişi başına gelir de bin lira çıkar.

Sonra dokuz kişiye dönüp:

“Sizin kişi başına geliriniz bin lira.”

dersiniz.

Adam cebindeki yüz liraya bakar.

Bir de sizin bin liranıza.

Hangisi gerçek?

İstatistik mi?

Cep mi?

Eski yazımda da üzerinde durduğum temel mesele buydu. Kişi başına gelir, ülkenin toplam gelirinin nüfusa bölünmesiyle elde edilen bir ortalamadır; fakat o gelirin gerçekten kimin elinde toplandığını göstermez.

Bugün mesele daha da görünür.

Dünya ekonomisi büyüdü.

Teknoloji olağanüstü ilerledi.

Üretim kapasitesi arttı.

Finansal sistemler büyüdü.

Ama gelir dağılımı meselesi ortadan kalkmadı.

Dünya Bankası bugün aşırı yoksulluk sınırını günlük 3 dolar üzerinden hesaplıyor. Dünya nüfusunun çok büyük bir bölümü ise hâlâ üst-orta gelir düzeyindeki ülkeler için kullanılan günlük 8,30 dolarlık yoksulluk eşiğinin altında yaşıyor.

Öte yandan küresel gelir dağılımı bize başka bir şey söylüyor:

Dünyanın en yüksek gelirli yüzde 10’luk kesimi, toplam gelirin yarısından fazlasını alıyor.

Dünyanın en yoksul yüzde 50’sine kalan pay ise bunun çok altında.

Yani teknoloji çağındayız.

Yapay zekâyı konuşuyoruz.

Uzaya turist gönderiyoruz.

Bir makine saniyeler içerisinde milyonlarca işlem yapabiliyor.

Ama insanlığın önemli bir bölümü hâlâ temel ihtiyaçlarını karşılayacak gelir için mücadele ediyor.

Demek ki mesele yalnızca üretmek değil.

Mesele yalnızca büyümek de değil.

Mesele, üretilen değerin kime ait olduğudur.

Daha açık söyleyelim:

Bir ülke yüzde 5 büyümüş olabilir.

Peki emekli büyüdü mü?

İşçinin sofrası büyüdü mü?

Genç ev kurmaya biraz daha yaklaştı mı?

Kiracı ev sahibi olma ümidini artırabildi mi?

Küçük esnafın kazancı arttı mı?

Üretici ürettiğinin karşılığını alabildi mi?

Bir baba ayın sonunu düşünmeden çocuğuyla bir lokantaya oturabiliyor mu?

Bir anne markette ürünü sepete koyarken üç defa fiyatına bakmak zorunda kalıyor mu?

Bunlara cevap vermeden bana büyümeyi anlatırsanız, ben de size şu soruyu sormaya devam ederim:

Kim büyüdü?

Ka’ve Köşesi Nasıl Bakıyor?

Akşamüstü kahvenin önü biraz serinlemişti. Sadık Muhtar gazeteyi masaya bırakıp çayından bir yudum aldı.

“Burada kişi başına gelir şu kadar olmuş diyor.”

Deli Cemil hemen başını kaldırdı.

“Muhtar, benim başıma düşen kısmı kim aldı?”

Öğretmen Ayşe güldü.

“Cemil Abi, öyle hesaplanmıyor. Ülkenin toplam gelirini nüfusa bölüyorlar.”

Cemil bu defa daha ciddi baktı:

“Ben de onu soruyorum zaten. Bölüyorlarsa benim payı nereye bölmüşler?”

Hikmet Hoca gözlüğünü düzeltti.

“Cemil’in sorusu iktisadi olarak yanlış değil. Ortalama, dağılımı göstermez. Birinin geliri çok yükselirse hepimizin ortalaması yükselmiş görünür.”

Köşede sessizce oturan Nuriye Teyze söze karıştı:

“Ben sizin ortalamayı bilmem Hoca. Geçen hafta aldığım peynirle bu hafta aldığım peynir arasında yüz lira var. Benim hesap oradan başlıyor.”

Bir an sessizlik oldu.

Halit çay kaşığını tabağa bıraktı:

“Demek ki memleket zenginleşmiş diye sevinmeden önce, zenginlik eve uğramış mı ona bakacağız.”

Deli Cemil gülümsedi:

“Ben eve gidip bir bakayım. Bizim pay yanlışlıkla komşuya bırakılmış olmasın.”

Hikmet Hoca da gülümsedi.

“Şaka bir yana Cemil, ekonominin belki de en önemli sorusu bu.”

“Nedir?”

“Gelir ne kadar arttı değil…”

“Ne?”

“Artan gelirin sahibi kim oldu?”

Nuriye Teyze çayını önüne çekti:

“Onu bulun da bana da söyleyin. Peynir almaya gideceğim.”

Ka’ve Köşesi’nde mesele bu kadar sade.

Ekonomi bazen yüzlerce sayfalık raporlarla anlatılıyor.

Vatandaş ise iki soruyla meseleyi bitiriyor:

Gelir arttı mı?

Arttıysa benim hayatımda ne değişti?

Küreselleşmenin bana göre esas sorgulanması gereken tarafı da burasıdır.

Dünya sermayenin dolaşımını olağanüstü kolaylaştırdı.

Paranın sınırı azaldı.

Bilginin sınırı azaldı.

Malın sınırı azaldı.

Teknolojinin sınırı azaldı.

Ama insanın refahı aynı hızla özgürleşmedi.

Hatta zaman zaman tam tersi oldu.

Dünyanın bir ucundaki sermaye birkaç saniyede diğer ucuna geçebilirken dünyanın diğer ucundaki bir insan hâlâ temiz suya ulaşmak için kilometrelerce yürüyebiliyor.

Bir şirket aynı gün içerisinde milyarlarca dolarlık değer kazanabilirken milyonlarca insan bir günlük emeğinin karşılığını temel ihtiyaçlarına yetiştiremiyor.

Buna sadece “piyasanın sonucu” diyerek geçemeyiz.

Çünkü piyasayı da kurumlar oluşturuyor.

Kuralları da insanlar koyuyor.

Bankacılık sistemlerini, vergi sistemlerini, uluslararası ticaret rejimlerini, para sistemlerini, mülkiyet düzenini, rekabet hukukunu, sosyal güvenliği, teşvikleri, krediyi, faizi, kamu harcamalarını insanlar belirliyor.

O halde asıl soru şudur:

Bu kurumlar kimi koruyor?

Eski yazımda üzerinde durduğum meselelerden biri de buydu. Kurumların ve kuralların varlığı tek başına adalet üretmiyor; önemli olan, o kuralların kimin lehine sonuç doğurduğudur.

Sağlam hukuk gerekir.

Mülkiyet hakkı gerekir.

Öngörülebilir kurallar gerekir.

Yolsuzlukla mücadele gerekir.

Elbette.

Ama bunların hepsi araçtır.

Sonunda ortaya çıkan ekonomik değer toplumun çok küçük bir bölümünde birikiyorsa, kurumlarımız çalışıyor olabilir ama adil çalışıyor mu?

Ayrımı burada yapmak zorundayız.

Bugün artık buna bir başka boyut daha eklendi.

Dijital ekonomi.

Sanayi Devrimi sermayeyi fabrikada yoğunlaştırmıştı.

Dijital devrim sermayeyi veri, algoritma, platform ve teknoloji sahipliğinde yoğunlaştırıyor.

Eskiden fabrikanın sahibi güçlüydü.

Bugün fabrikanın yanında verinin sahibi güçlü.

Algoritmanın sahibi güçlü.

Platformun sahibi güçlü.

Yapay zekâ altyapısının sahibi güçlü.

Ödeme sisteminin sahibi güçlü.

İşte önümüzdeki büyük tartışma burada başlayacak.

Sanayi Devrimi'nin ardından üretilen servetin paylaşım problemini iki yüz yılda çözemeyen insanlık, şimdi yapay zekânın üreteceği muazzam verimlilik artışının nasıl paylaşılacağını tartışmak zorunda.

Yapay zekâ üretkenliği on kat artırırsa ne olacak?

İnsan on kat mı zenginleşecek?

Yoksa yapay zekâya sahip olan sermaye mi on kat büyüyecek?

Robot daha çok ürettiğinde işçinin çalışma süresi mi azalacak?

Yoksa işçinin kendisi mi gereksiz ilan edilecek?

Teknoloji insanı özgürleştirecek mi?

Yoksa mülkiyetin daha da yoğunlaşmasına mı hizmet edecek?

Bunların cevabını bugünden vermezsek, yarın yine aynı cümleyi kuracağız:

“Dünya zenginleşti.”

Arkasından da soracağız:

“İyi de insanlar niye fakirleşiyor?”

Ben kalkınmayı reddetmiyorum.

Zenginliği de reddetmiyorum.

Aksine üretelim.

Daha çok üretelim.

Teknoloji geliştirelim.

Şirketlerimiz büyüsün.

İhracatımız artsın.

Sermayemiz güçlensin.

Devletimiz zenginleşsin.

Ama bunun yanında başka bir cümle kurmak zorundayız:

Zenginliğin tabanda sahibi oluşsun.

Benim yıllardır savunduğum mesele bu.

İnsanı yardım bekleyen bir unsur haline getirmek yerine üretilen değerin paydaşı haline getirmek.

Sosyal yardım elbette gerektiğinde yapılır.

Ama sürekli yardım alan toplum inşa etmek sosyal politika değildir.

Asıl başarı, yardıma ihtiyaç duymayan insan sayısını artırmaktır.

Bunun yolu da sadece “daha çok büyümek” değildir.

Daha doğru paylaşım mekanizmaları kurmaktır.

Yerel ortaklık modelleri bunun için önemlidir.

Kooperatif bunun için önemlidir.

Çalışanın işletmede pay sahibi olması bunun için önemlidir.

Küçük tasarruf sahibinin üretime ortak edilmesi bunun için önemlidir.

Yerel kaynakların yerelde değer üretmesi bunun için önemlidir.

Benim “birlikte kazanmak” diye tarif ettiğim sistem anlayışının ekonomik karşılığı da budur.

Çünkü mesele zengini fakirleştirmek değildir.

Bu çok kolaycı bir tartışmadır.

Mesele fakiri de zenginlik üretme sisteminin içine sokabilmektir.

Bir ekonomi yüz milyar dolar ilave değer üretiyorsa asıl mesele o yüz milyarı sonradan bölüştürmek değil, mümkün olduğunca çok insanı o yüz milyarın üreticisi ve sahibi haline getirmektir.

Aradığım adalet budur.

Yoksa önce bütün ekonomik varlıkları birkaç elde toplayıp sonra bütçeden sosyal yardım dağıtarak adına “adil paylaşım” demek bana çok ikna edici gelmiyor.

Önce insanı sistemin dışına atacaksınız.

Sonra ona yardım edeceksiniz.

Sonra da yardım ettiğiniz için sosyal devlet olduğunuzu söyleyeceksiniz.

Bir tuhaflık yok mu burada?

Eski metnimde kullandığım ifadeyle, üretilen sürdürülebilir gelirin “tabanda sahip bulması” meselenin özüdür.

Küreselleşmenin başarısını bundan sonra ülkeler arasındaki para hareketlerinin hızıyla değil, insana ürettiği refahla ölçmeliyiz.

Teknolojinin başarısını kaç milyar dolarlık şirket oluşturduğuyla değil, kaç insanı daha özgür ve üretken hale getirdiğiyle ölçmeliyiz.

Devletin başarısını sadece ekonomisinin büyüklüğüyle değil, vatandaşının o büyüklükten aldığı gerçek payla ölçmeliyiz.

Çünkü ortalama insan diye bir insan yoktur.

Ortalama gelirle ekmek alınmaz.

Ortalama servetle kira ödenmez.

İstatistik tablosundaki zenginlik çocuğun beslenme çantasına konulmaz.

Gerçek ekonomi insanın sofrasında başlar.

Ve bana sorarsanız ekonomik sistemlerin önümüzdeki dönemde cevap vermesi gereken soru artık çok basittir:

“Kişi başına düşen gelir ne kadar?”

değil.

“Üretilen zenginlik gerçekten kimin başına düşüyor?”

İnsanlık bu sorunun cevabını bulmadan küreselleşmiş olabilir.

Ama adil bir dünyaya ulaşmış sayılmaz.