Bir Parti Neden Kendini Kapatır?
Bir siyasi partiyi mahkeme kapatırsa nedenlerini tartışmak kolaydır. Karara bakarsınız, hukuka bakarsınız, iddialara bakarsınız. Peki bir siyasi parti kendi kapısına kendisi kilit vuruyorsa? İşte orada biraz daha uzun düşünmek gerekir.
Gelecek Partisi’nin kendisini feshetmesi üzerine benim asıl ilgilendiğim mesele, partinin geçmişte hangi ittifaka girdiği, hangi seçimde kaç oy aldığı ya da hangi siyasi taktiği doğru veya yanlış uyguladığı değil. Ben daha temel bir soru soruyorum: Türkiye’de alternatif bir siyasi hareketi kurmak mümkün de, onu ahlakını kaybetmeden yaşatmak mümkün mü?
Çünkü parti kurmak başka şeydir, partiyi yaşatmak başka. Bir fikri savunmak başka şeydir, o fikrin bedelini ödeyerek ayakta tutmak bambaşka.
Siyaseti konuşurken hep fikirlerden söz ediyoruz. Muhafazakârlık, milliyetçilik, sosyal demokrasi, adalet, özgürlük, kalkınma, dava… Ama partinin elektrik faturası dava ile ödenmiyor. İl başkanlıklarının kirası ideolojiyle ödenmiyor. Seçim otobüsü, afiş, ulaşım, miting, teşkilat, çalışanlar, medya, hukuk, sandık organizasyonu… Hepsi para istiyor. Ve siyasal ahlakın en büyük imtihanlarından biri tam burada başlıyor.
Bunu uzaktan öğrendiğim için söylemiyorum. Yaşadığım için söylüyorum.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olduğum dönemde, herkesin tanıdığı Türkiye’nin büyük gıda üreticilerinden birinin seçim masraflarımı karşılamaya hazır olduğu bana iletildi. Az para değildi. Bir seçim kampanyasının en ağır yüklerinden biri omuzlarımızdan kalkabilirdi. Konuyu rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’na anlattım. Söylediği söz bugün hâlâ kulağımdadır: “Seçimden sonra emir almayı normal sayarsan olur.”
Cebimizle devam ettik.
Cümle kısa ama siyasal finansmanın bütün ahlak problemini anlatıyor. Çünkü siyasette verilen her paranın karşılığı olmayabilir. Fakat siz karşılıksız olduğuna inanmak isteseniz bile, büyük paraların çoğu zaman uzun bir hafızası vardır. Bugün kampanya masrafınızı ödeyen kişi yarın sizi aradığında telefonu açmama özgürlüğünüz gerçekten aynı mıdır? Yanlış bir talebine “hayır” diyebilir misiniz? Kamu yararına aykırı bir isteği olduğunda karşısında aynı rahatlıkla durabilir misiniz? İşte siyasal bağımsızlık burada başlar. Bazen seçim kazanma ihtimalinden vazgeçerek.
Burada meseleyi romantikleştirmemek gerekir. Siyaset parasız yapılmıyor. Özellikle yeni kurulan partilerin en büyük zorluğu da budur. Güçlü iktidar partilerinin yıllarca oluşmuş teşkilatları vardır. Yerel yönetim tecrübeleri vardır. Tanınırlıkları, siyasi çevreleri, insan kaynakları vardır. Yeni bir parti ise daha ilk gününden bina kirasını, personelini, ulaşımını, teşkilatını düşünmek zorundadır.
Davanıza inanan insanlar varsa ilk dönemlerde bu yük taşınabilir. Bir esnaf cebinden verir. Bir emekli maaşından ayırır. Bir anne evin harcamasından kısar. Bir baba belki çocuğunun süt parasından ayırdığı birkaç yüz lirayı getirip “dava için” der. Bence siyasette en ağır para budur. Çünkü onun arkasında ihale beklentisi yoktur, makam beklentisi yoktur, iş takibi yoktur. Sadece inanç vardır.
İşte siyasi hareketlerin asıl sermayesi para değil, güvendir.
Peki lider davadan uzaklaşırsa ne olur? Asıl kırılma burada başlıyor. İnsanlar davaya para verir, lidere değil. Lideri davanın taşıyıcısı olarak görür. Ama bir gün hareketin liderliği, kuruluştaki umdelerden uzaklaşmaya başlarsa insanlar bunu hisseder. Yeni lideri de emanetçi değil ama emanet olarak görmeye başlar. İlk günlerde çocuğunun süt parasından keserek destek veren kişi artık para göndermemeye başlar. Teşkilatların heyecanı azalır, gönüllü sayısı düşer, bağışlar kesilir, toplantılardaki kalabalık küçülür.
Çünkü dava dediğiniz şey sadece genel merkez binasında yazan slogan değildir. İnsanların kalbindeki inançtır. O inanç kaybolduğunda finansman da kaybolur.
İşte sonra ikinci dönem başlar. Dava finansmanının yerine ikame finansman aranır. Yerel iktidarlara bakılır, merkezi iktidara bakılır, belediyelerle ilişkiler aranır, güçlü iş insanlarının kapısı çalınır, başka siyasi yapıların desteğine ihtiyaç duyulur. Bir yerde grup kurmak için taviz verilir, bir yerde ittifak için susulur, bir yerde belediyeden gelebilecek destek için ses azaltılır, bir yerde güçlü bir aktörü kızdırmamak için yanlış görülmezden gelinir.
Siyasi hareketin en tehlikeli dönüşümü tam burada gerçekleşir.
Siyasette uzlaşma gerekir. Buna itirazım yok. Ama uzlaşma başka şeydir, taviz başka. Uzlaşmada iki taraf da bazı şeylerden vazgeçer ve ortak bir doğru bulmaya çalışır. Tavizde ise siz doğru bildiğinizden vazgeçmeye başlarsınız.
Bir süre sonra inandığınızı açıkça söyleyemezsiniz. Çünkü birilerini kızdırırsınız. Bir yanlışa “yanlış” diyemezsiniz. Çünkü desteği kesilebilir. Bir yolsuzluğun üzerine gidemezsiniz. Çünkü siyasi işbirliğiniz zarar görebilir. Bir belediyeyi eleştiremezsiniz, bir bakanı eleştiremezsiniz, bir ittifak ortağının yanlışına ses çıkaramazsınız. Ya da "tabana müsadenizle şöyle bir mesaj vermeliyim" dersiniz.
Bir gün dönüp bakarsınız: Parti hâlâ vardır. Tabela hâlâ asılıdır. Genel merkez açıktır. Ama kuruluş sebebi ortadan kalkmıştır.
İşte bundan daha ağır bir siyasi iflas olabilir mi?
Biz siyasi partilerin ömrünü kuruluş ve kapanış tarihleriyle ölçüyoruz. Bence yanlış. Bir parti hukuken yaşarken siyaseten ölmüş olabilir. Hatta daha kötüsü, parti yaşarken dava ölmüş olabilir.
Tabela vardır, genel başkan vardır, MYK vardır, il başkanları vardır, kongreler yapılır, basın açıklamaları yayımlanır. Ama artık ilk gün söylenen sözler söylenemiyordur. Çünkü finansman biçimi değişmiştir. Finansman değişince muhatap değişir, muhatap değişince dil değişir, dil değişince siyaset değişir. Sonunda parti kendi varlığını korumak için kuruluş nedeninden vazgeçmeye başlar.
İşte siyasal ahlakın en zor sorusu burada ortaya çıkıyor: Böyle bir durumda partiyi kapatmak mı daha doğrudur, taviz vererek yürütmek mi?
Kolay bir soru değildir.
Bir siyasi parti kurulmuş, binlerce insan emek vermiş, insanlar para harcamış, adaylar çıkmış, teşkilatlar kurulmuş, yıllar geçmiş. Sonra “kapatıyoruz” demek kolay değildir. Bunu bir başarısızlık olarak görmek mümkündür. Ama başka tarafından da bakmak gerekir.
Eğer bir siyasi hareket hayatta kalabilmek için artık kuruluş ilkelerini çiğnemek zorundaysa, eğer finansman bulabilmek için sustuğu yanlışların sayısı her geçen gün artıyorsa, eğer konuştuğu zaman destek kaybediyor, sustuğu zaman para bulabiliyorsa, eğer siyaset yapabilmek için siyasetin kendisinden vazgeçmesi gerekiyorsa, o zaman tabelayı yaşatmak gerçekten başarı mıdır?
Ben bundan emin değilim.
Belki bazı durumlarda kapatmak, yenilgiden çok daha ahlaklıdır. Çünkü insan bazen kaybederek kendisini korur. Bazen kazanarak kendisini kaybeder.
Siyasetin bir başka ağır hastalığı da burada ortaya çıkıyor. Bir hareket yükselirken etrafı kalabalıktır. Milletvekilliği ihtimali vardır, belediye başkanlığı vardır, meclis üyeliği vardır, danışmanlık vardır, görev vardır, makam vardır, gelecek vardır. Parti küçülmeye başladığında ise insanların gerçek motivasyonu görünür hale gelir.
Dün “davamız” diyen kişi bugün başka partinin kapısını çalabilir. Elbette insanlar fikir değiştirebilir. Siyasetçi de değiştirebilir. Buna kimse itiraz edemez. Ama şu soruyu sormak da hakkımızdır: Fikrin mi değişti, yoksa menfaat adresin mi?
Siyasette ahlakın ölçüsü, kazandığınız dönemde ne söylediğiniz değildir. Kaybettiğiniz dönemde ne yaptığınızdır. Makam yokken de aynı doğruyu savunabiliyor musunuz? Liste dışında kalınca da aynı davadan söz edebiliyor musunuz? Telefonunuz eskisi kadar çalmadığında da aynı yerde durabiliyor musunuz?
Bence siyasi ahlak burada ölçülür.
Türkiye’de alternatif siyaset tartışılırken iktidar baskısını da sadece “biri telefon açtı, tehdit etti” seviyesinde düşünmemek gerekir. Bazen baskı çok daha görünmezdir. Bir iş insanı muhalif bir siyasi harekete destek vermek istediğinde “yarın işlerim bozulur mu?” diye düşünüyorsa bu da siyasi alanı daraltır. Bir medya kuruluşu “bunu ekrana çıkarırsam başıma ne gelir?” diye düşünüyorsa bu da baskıdır. Bir sivil toplum kuruluşu bir siyasetçiye salon vermeden önce iktidarın tepkisini hesaplıyorsa bu da siyasi alanı daraltır.
Bunun tersi de yanlıştır. Muhalefetin yönettiği bir belediye kendi kaynaklarını kendisine yakın siyasi yapılara avantaj sağlamak için kullanıyorsa o da yanlıştır. Mesele hangi partinin iktidarda olduğu değildir. Mesele iktidar gücünün siyaseti finanse etme veya siyaseti cezalandırma aracına dönüşmesidir.
Çünkü böyle bir düzende yeni siyasetçi iki seçenekle karşı karşıya kalır: Ya fakir ama bağımsız kalacaktır, ya kaynak bulacak ama borçlanacaktır.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun yıllar önce bana söylediği söz bu yüzden bugün daha da anlamlı geliyor: “Seçimden sonra emir almayı normal sayarsan olur.”
Bence siyasetin en kısa etik manifestolarından biridir.
Asıl mesele Gelecek Partisi değildir. Gelecek Partisi kapanır, yarın başka bir parti kapanır, başka bir parti kurulur, yeni isimler çıkar, yeni umutlar doğar. Mesele bir partinin siyasi muhasebesini yapmak değildir.
Asıl soru şu: Türkiye’de bir siyasi hareket hem bağımsız kalıp hem nasıl yaşayacak? Devlete borçlanmadan, belediyeye borçlanmadan, iş insanına borçlanmadan, ittifak ortağına borçlanmadan, makam beklentisi taşıyanlara teslim olmadan ve en önemlisi kendi tabanına söylediği ilk sözü unutmadan…
Bunu sağlayacak bir siyasal finansman düzeni kurmadığımız müddetçe yeni partiler aynı sınavdan geçmeye devam edecektir. Önce gönüllüler taşır. Sonra gönüllüler yorulur. Dava zayıflar. Para azalır. Kaynak arayışı başlar. Kaynakla birlikte ilişki gelir. İlişkiyle birlikte beklenti gelir. Beklentiyle birlikte taviz gelir. Tavizin arkasından başka bir taviz gelir.
Bir müddet sonra hareketi yaşatmak için yola çıkılan dava feda edilir.
İşte o zaman sormak gerekir: Yaşayan nedir? Parti mi, dava mı?
Ben her kapanan siyasi partiyi takdir etmek gerektiğini söylemiyorum. Her kapanış ahlaki değildir, her fesih de erdem değildir. Ama şu ihtimali de tartışmalıyız: Bir siyasi hareket, artık sadece tabelasını koruyabilmek için inandığı şeylerden vazgeçmeye başlamışsa belki de kapıyı kapatmak, o tabelayı her gün biraz daha kirletmekten daha doğrudur.
Çünkü siyasette her şey kaybedilebilir. Seçim kaybedilir, makam kaybedilir, parti kaybedilir, para kaybedilir. Ama bir şey kaybedildiğinde geri almak çok daha zordur: İtibar.
Bir hareketin halkın karşısına çıkıp “Biz bunu yanlış buluyoruz ama söyleyemiyoruz” deme lüksü yoktur. “Bu haksızlığı görüyoruz ama desteklerimiz kesilir” deme lüksü yoktur. “Bu yanlış ama ittifak bozulmasın” diye sürekli susmasının da bir sınırı olmak zorundadır.
Çünkü siyaset susmak için yapılmaz. Yanlışa “dur” demek için yapılır.
Ve bir siyasi hareket artık yanlış gördüğü şeye “dur” diyemiyorsa, belki de en ciddi muhasebesini yapma zamanı gelmiştir.
Bu yüzden Gelecek Partisi’nin kapanması üzerinden benim sorduğum soru hâlâ aynı: Bir parti neden kendini kapatır?
Belki para kalmadığı için. Belki insan kalmadığı için. Belki siyasi alan daraldığı için. Belki yapılan yanlışların bedeli yüzünden.
Ama bazen daha derin bir sebep de olabilir:
Taviz vererek yaşamaktansa, kendisi olarak bitmeyi tercih etmek.
Bunun doğru olup olmadığı elbette tartışılır. Fakat şu kesin: Siyasette asıl başarı tabelayı mümkün olduğu kadar uzun süre açık tutmak değildir. Asıl başarı, o tabelayı neden astığınızı son güne kadar unutmamaktır.
Çünkü bir parti kapanabilir ama dava yaşamaya devam edebilir.
Asıl kötü olan bunun tersidir:
Parti yaşar, dava kapanır.
Yazılara dön
Haftalık Değerlendirme · Sosyal Düzen
Bir Parti Neden Kendini Kapatır?
Asıl mesele Gelecek Partisi değildir. Gelecek Partisi kapanır, yarın başka bir parti kapanır, başka bir parti kurulur, yeni isimler çıkar, yeni umutlar doğar. Mesele bir partinin siyasi muhasebesini yapmak değildir.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.