AK Parti 25. Yıl Vizyonuna Gelecek Açısından Bir Bakış
AK Parti’nin 25. Yıl Vizyonu, yalnızca geçmiş yirmi beş yılın değerlendirmesini yapan bir siyasi belge değil; Türkiye’nin önümüzdeki çeyrek asırda nasıl bir devlet, nasıl bir ekonomi ve nasıl bir toplum olmak istediğine ilişkin kapsamlı bir yön tayini niteliği taşıyor. Küresel güç, yüksek teknoloji, dijital egemenlik, hukuk, güçlü devlet, aile, gençlik, kadın, yeşil dönüşüm ve yerel yönetimler aynı gelecek tasavvurunun parçaları olarak ele alınıyor. Belgenin iddiası açık: Türkiye değişime ayak uyduran değil, değişime yön veren ülkelerden biri olacak.
Açık söyleyeyim; dijital etki ile ilgili eserler, makaleler kaleme almış birisi olmama rağmen, belge üzerinde özellikle durmamda Prof. Dr. Yusuf Dinç’in, Yeni Şafak'ta yaptığı ekopolitik okumanın payını atlayamam. Dinç, 25. Yıl Vizyonu’nu dünyada eşdeğeri az bulunan bir politika belgesi olarak değerlendiriyor ve devlet ile piyasanın klasik karşıtlığının dışına çıkan yeni bir yapı gördüğünü söylüyor. Bu yaklaşımı da “katılımcı ekopolitik – ContriPO (contributory eco-politics)” kavramıyla tarif ediyor.
Dinç’in “simitten çipe” benzetmesi özellikle dikkatimi çekici.
Vatandaş hem simide erişebilecek hem Türkiye çip üretebilecek mi?
Aslında bir ülkenin önümüzdeki çeyrek asırdaki başarısını bundan daha sade anlatmak kolay değil. Simit erişilemezse refah eksiktir; çip üretilemiyorsa geleceğin dünyasında egemenlik eksiktir.
Ben buna bir katkı olsun diye üçüncü bir soru ekliyorum:
Peki vatandaş simide ulaşırken, Türkiye çip üretirken, insan kendi özgürlüğünü koruyabilecek mi?
25. Yıl Vizyonu'nda gördüğüm yer esas olarak burasıdır.
Çünkü simit, çip ve özgür insan birbirinden ayrı üç mesele değildir.
Biri refahı, biri teknolojik egemenliği, diğeri insanın devlet ve teknoloji karşısındaki konumunu gösterir.
Böylesine uzun vadeli bir vizyonu değerlendirirken sadece vaat edilen olumlu sonuçlara değil, oluşturulacak sistemlerin yanlış kullanılması hâlinde doğurabileceği sonuçlara da bakmak gerekiyor. Çünkü devletlerin ve kurumların gerçek gücü sadece hangi yetkilere sahip olduklarıyla değil, o yetkilerin sınırlarının nasıl çizildiğiyle anlaşılır.
Belgede beni özellikle düşündüren alan dijitalleşme oldu.
AK Parti 25. Yıl Vizyonu bu konuda son derece iddialı. Yapay zekâdan büyük veriye, siber güvenlikten millî veri merkezlerine, akıllı şehirlerden dijital kamu yönetimine kadar geniş bir teknolojik dönüşüm öngörülüyor. Daha da önemlisi belge, teknolojinin insanı esir alabileceği tehlikesini bizzat kendisi kabul ediyor. Yapay zekâ sistemlerinin ve algoritmaların insan üzerinde kontrol kurmasına, bireyi ekonomik bir veri kaynağına dönüştürmesine ve “algoritmik tahakküme” açık biçimde karşı çıkılıyor. İnsan hakları, mahremiyet, aile ve insan onurunun dijital dönüşümün merkezine konulacağı ifade ediliyor.
Bu önemli ve doğru bir yaklaşım.
Dolayısıyla belgeyi okuyup “Türkiye Çin modeline geçiyor” demek doğru olmaz. Metin böyle bir yönetim biçimini savunmuyor. Tam tersine, insanın algoritma tarafından kontrol edilmesine karşı olduğunu söylüyor.
Ama Çin modeli denilen şey de bir sabah “bugünden itibaren insanları dijital olarak kontrol edeceğiz” denilerek kurulmadı. Önce teknoloji hayatı kolaylaştırdı. Sonra sistemler birbirine bağlandı. Veri çoğaldı. Devletin görme, izleme, ölçme ve değerlendirme kapasitesi büyüdü.
Endişem burada başlıyor.
Bugün karşı çıktığımız sistemin yarın Türkiye’de kurulmasını engelleyecek hukuki ve kurumsal güvenlik kilitleri nerede? Yarın bizim kontrolümüzü kontrol edebilenlerin esaretini engelleyecek yaklaşımlar nerede?
Çünkü aynı vizyonda kurumlar arasında güvenli veri paylaşımının artırılması, kamu politikalarının millî veriye dayalı hazırlanması ve “Millî veri, yerli model” anlayışıyla yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesi hedefleniyor. Kamu yönetiminde bürokratik işlemlerin insan denetimli yapay zekâyla bütünleştirilmesi, veriye dayalı politika tasarımının geliştirilmesi ve performans izleme sistemlerinin yaygınlaştırılması da öngörülüyor.
Burada çok güçlü bir devlet kapasitesi oluşuyor.
Sağlık veriniz devlet sisteminde. Geliriniz devlet sisteminde. Tapunuz, verginiz, sosyal güvenliğiniz, eğitim bilgileriniz devlet sisteminde. Belediye hizmetleri giderek dijitalleşiyor. Sosyal yardımlar veri üzerinden yönetiliyor. Şehirler yapay zekâ ve veri temelli karar sistemleriyle yönetilmeye hazırlanıyor.
Bunların her biri tek başına vatandaşın hayatını kolaylaştırabilir. Zaten e-Devlet bunun başarılı örneklerinden biridir.
Fakat bütün bu sistemler birbirine bağlandığında başka bir soru ortaya çıkar:
Devlet vatandaş hakkında ne kadar bilgi sahibi olmalıdır?
Daha önemlisi:
Devlet sahip olduğu bu bilgilerle ne yapamaz?
Bence belgenin eksik kalan temel noktalarından biri budur.
Vizyon bize devletin teknolojiyle neler yapacağını anlatıyor. Fakat devletin vatandaşın verisiyle hangi şeyleri hiçbir şart altında yapamayacağı aynı açıklıkta yazılmıyor.
Ben bu vizyonda açıkça şu güvenceleri görmek isterdim:
Vatandaşa hiçbir şekilde sosyal veya siyasal puan verilemez.
Bir insan siyasi düşüncesi, sosyal medya davranışı veya dünya görüşü nedeniyle algoritmik olarak sınıflandırılamaz.
Devlet yardımı, kamu hizmeti, eğitim, sağlık veya başka bir hak kişinin dijital davranış puanına bağlanamaz.
Vatandaşın farklı kurumlardaki verileri kanuni amacı dışında sınırsız biçimde bir araya getirilemez.
Hiçbir vatandaş yalnızca bir yapay zekâ kararından dolayı hak kaybına uğratılamaz.
Her vatandaş hangi kamu kurumunun kendi verisine ne zaman ve neden eriştiğini görebilmelidir.
Her algoritmik kararın arkasında itiraz edilebilecek gerçek bir insan ve gerçek bir hukuk yolu bulunmalıdır.
İşte Çin modeliyle demokratik dijital devlet arasındaki sınırı teknolojinin kendisi değil, bu ilkeler belirler.
Belgede yargı alanında bunun önemli bir örneği zaten bulunuyor. Yapay zekânın yargı hizmetlerinde kontrollü, aşamalı ve güvenli kullanılacağı belirtilirken bütün yargısal süreçlerde insan denetimi ve iradesinin asli unsur olarak korunacağı açıkça ifade ediliyor.
Bence bu cümle yalnızca yargının değil, bütün dijital devlet mimarisinin anayasası hâline getirilmelidir:
Son karar insanda kalmalıdır.
Hakikati Kim Belirleyecek?
Bir başka önemli başlık “Dijital Dünyada Hakikatin Savunucusu Türkiye.”
Belge, yapay zekâ modellerinin “hakikatin kaynağı olan referans veri setleriyle” eğitilmesini ve Türkçeyi, Türkiye’nin kültürel birikimini ve toplumsal değerlerini temsil eden yerli büyük dil modellerinin geliştirilmesini öngörüyor.
Yerli yapay zekâ geliştirilmesini son derece önemli buluyorum. Türkçenin ve kendi kültürümüzün yabancı teknoloji şirketlerinin algoritmalarına mahkûm bırakılmaması bir egemenlik meselesidir.
Fakat burada çok hassas bir soru var:
Hakikatin referansını kim belirleyecek?
Devlet mi? Üniversiteler mi? Bağımsız bilim insanları mı? Mahkemeler mi? Çoğulcu kurullar mı? Yoksa iktidarda bulunan siyasi irade mi?
Dezenformasyonla mücadele etmek başka şeydir, hakikatin tek resmî tarifini yapmak başka şeydir.
Devlet yalan haberle, organize manipülasyonla ve yabancı bilgi operasyonlarıyla mücadele etmelidir. Fakat demokratik devlet düşüncenin sahibi veya hakikatin tek hakemi hâline gelmemelidir.
Çünkü bugün yanlış bilgiyle mücadele amacıyla kurulan sistem, yarın eleştiriyi “yanlış bilgi” olarak tanımlayabilirse özgürlük alanı daralır.
Millî Veri Kimin Verisi?
“Millî veri, yerli model” yaklaşımını stratejik açıdan doğru buluyorum.
Türkiye'nin verisinin yabancı teknoloji şirketlerinin elinde bulunması nasıl bir egemenlik problemiyse, yapay zekâ modellerimizin bütünüyle yabancı kültürlerin ve veri setlerinin şekillendirdiği algoritmalara bağımlı olması da ciddi bir meseledir.
Fakat burada da durup sormalıyız:
Google'ın elinden kurtardığımız veriyi devletin sınırsız kullanımına verirsek vatandaş açısından meseleyi çözmüş olur muyuz?
Hayır.
Gerçek dijital egemenlik üç ayak üzerinde yükselmelidir:
Devletin teknolojik egemenliği, vatandaşın kendi verisi üzerindeki egemenliği ve bireyin mahremiyeti.
Bunlardan biri eksik kalırsa sistemin adı millî olabilir ama insan merkezli olmayabilir.
Akıllı Şehir mi, Gözetlenen Şehir mi?
Akıllı şehir vizyonunda da aynı hassasiyet gereklidir.
Yapay zekâ destekli belediye hizmetleri, gelişmiş e-belediyecilik uygulamaları ve veri temelli karar sistemleri doğru kullanılırsa belediyecilikte büyük bir dönüşüm sağlayabilir.
Fakat kamera sistemleri, ulaşım verileri, plaka bilgileri, ödeme sistemleri, belediye hizmetleri, sosyal yardım verileri ve yapay zekâ aynı dijital mimaride birleşirse şehir aynı zamanda büyük bir izleme alanına dönüşebilir.
Bu nedenle Türkiye'nin yalnız bir Akıllı Şehir Stratejisine değil, aynı zamanda bir Akıllı Şehir Vatandaş Hakları Şartına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Teknoloji şehri görmeli.
Ama insanı takip etmemeli.
Güçlü Devlet Kadar Güçlü Vatandaş
Belgenin birçok bölümünde devlet kapasitesinin artırılması, millî gücün bütüncül hâle getirilmesi, stratejik özerklik ve veriye dayalı yönetim öne çıkıyor.
Bunlar Türkiye gibi bölgesel ve küresel hedefleri bulunan bir ülke için önemlidir.
Ancak güçlü devlet kavramının karşısına aynı güçte güçlü vatandaş kavramı konulmalıdır.
Güçlü devlet, güçlü vatandaşın alternatifi değildir.
Güçlü devlet; vatandaştan korkmayan, vatandaşın eleştirisini tehdit kabul etmeyen ve kendisini denetlenebilir hâle getiren devlettir.
Güçlü toplum da devletten sürekli hizmet bekleyen pasif toplum değildir. Karara katılan, denetleyen, soru soran, hesap isteyen ve gerektiğinde yönetime katkı veren toplumdur.
İşte burada Yusuf Dinç'in başarı ile kurduğu “katılımcı ekopolitik” kavramını bir adım daha ileri götürmek gerektiğini düşünüyorum.
Ekonomik katılımın yanına yönetsel katılımı koymalıyız.
Vatandaş yalnız üretilen ekonomik değerin ortağı değil, kendisi hakkında karar veren sistemin de ortağı ve denetleyicisi olmalıdır.
Yerel yönetimlerde de mesele budur.
Vatandaş yalnız hizmet alan kişi olmamalıdır.
Vatandaş şehrin ortağı olmalıdır.
Belediye “Size ne yapayım?” demekten çıkıp “Bu şehri birlikte nasıl yönetelim?” sorusunu sormalıdır.
Yoksulluk Verisi Gözetim Verisine Dönüşmemeli
Sosyal politikaların dijitalleşmesinde de benzer bir risk bulunuyor. Hane geliri, sağlık bilgileri, çocuklar, istihdam, konut, sosyal yardım ve diğer veriler bir araya getirildiğinde son derece ayrıntılı bir vatandaş profili ortaya çıkar.
Dijital sistem gerçekten ihtiyaç sahibini daha doğru belirleyebilir. İsrafı azaltabilir. Yardımın gerçek ihtiyaç sahibine ulaşmasını sağlayabilir.
Ama bunun da bir kırmızı çizgisi olmalıdır:
Yoksulluk verisi hiçbir zaman gözetim verisine dönüşmemelidir.
Sosyal yardım almak vatandaşın devlet karşısındaki mahremiyetini ortadan kaldırmamalıdır.
Aile politikalarında da aynı ölçüyü korumak gerekiyor. Türkiye'nin nüfusunun yaşlanması karşısında aileyi desteklemek elbette önemlidir. Gençlerin konuta erişimi, istihdamı, çocuk bakım hizmetleri ve aile destekleri önemsenmelidir.
Fakat temel ilke şu olmalıdır:
Devlet aileyi destekler; özel hayatı yönetmez.
Teşvik ile müdahale arasındaki çizgi hiçbir zaman kaybolmamalıdır.
Yeniden Simit ve Çip
Burada Yusuf Dinç'in “simitten çipe” ölçüsüne yeniden dönmek istiyorum.
Ekonomi vizyonunda yüksek teknoloji, Ar-Ge, yerli üretim, finansal istikrar, verimlilik ve yüksek gelirli ülke hedefleri var.
Bunların hepsi önemli.
Ama teknoloji politikasının başarısı yalnız kaç çip ürettiğimizle ölçülemez. Üretilen yüksek katma değerin vatandaşın sofrasına, gelirine ve hayat kalitesine ne kadar yansıdığına da bakmak zorundayız.
Aynı şekilde yalnız simidi ucuzlatıp çipi dışarıdan almaya devam eden bir ekonomi de gelecek kuramaz.
Simit bugünün refahıdır.
Çip yarının egemenliğidir.
Ben buna üçüncüsünü ekliyorum:
Özgür insan ise ikisinin de anlamıdır.
Bu nedenle 25 yıllık vizyonun ölçülebilir hedeflere daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
2030'da kişi başına gelirimiz ne olacak? Yüksek teknoloji ihracatımız toplam ihracatın yüzde kaçını oluşturacak? Ar-Ge harcamamız millî gelirin yüzde kaçına ulaşacak? Genç işsizliği hangi seviyeye düşecek? Gelir dağılımı ne kadar iyileşecek? Çiftçinin üretimden aldığı pay ne olacak? Gençlerin konuta ulaşma süresi ne kadar kısalacak?
Bunlar açıkça ortaya konulursa vizyon yalnız siyasi bir hedef metni olmaktan çıkar, milletin önüne konulan ölçülebilir bir sözleşmeye dönüşür.
Mesele Niyetten Çok Sistemdir
Sonuç olarak AK Parti 25. Yıl Vizyonu'nda teknolojiye teslim olmuş bir Türkiye değil, teknolojiyi üreten ve kontrol eden bir Türkiye hedefleniyor.
Bu nedenle vizyonu küçümsemek yerine ciddiye almak gerektiğini düşünüyorum. Prof. Dr. Yusuf Dinç'in dikkat çektiği gibi burada devlet, piyasa ve toplum ilişkisini yeniden düşünmeye imkân veren önemli bir ekopolitik arayış var.
Benim endişem de zaten bu iddianın büyüklüğünden kaynaklanıyor.
Çünkü güçlü teknolojiler yalnız iyi insanların elinde kullanılacakmış gibi sistem kurulamaz.
Devlet adamları değişir.
Hükûmetler değişir.
Bürokratlar değişir.
Ama kurulan dijital altyapı kalır.
Bu nedenle sistemin iyi yöneticilere değil, kötü yöneticiler geldiğinde bile vatandaşı koruyacak kurallara ihtiyacı vardır.
Türkiye kendi yapay zekâsını üretmelidir.
Kendi verisini korumalıdır.
Kendi teknolojisini geliştirmelidir.
Kendi dijital altyapısını kurmalıdır.
Vatandaş simide ulaşabilmeli, Türkiye çipi üretebilmelidir.
Ama bunların ikisinden de vazgeçmeden üçüncü büyük hedef korunmalıdır:
Kendi vatandaşını algoritmanın tebaası hâline getiren bir devlet olmamak.
Dijital egemenliğin gerçek ölçüsü devletin vatandaş hakkında ne kadar veri toplayabildiği değildir.
Devletin elinde bütün teknoloji bulunduğu hâlde vatandaşın ne kadar özgür kalabildiğidir.
AK Parti'nin ikinci çeyrek asır vizyonuna belki de eklenmesi gereken en güçlü güvence budur:
“Dijital egemenlik, yalnız Türkiye'nin yabancı teknoloji karşısındaki bağımsızlığı değil; vatandaşın devlet ve teknoloji karşısındaki hak ve özgürlüklerinin de teminatıdır.”
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.