Tarihi yalnızca meydana gelen hadiseler üzerinden okumak yetmez. Bazen bir sonucun arkasında yüzlerce yıllık bir hazırlık, bir yön değişikliği, bir güç aktarımı vardır.
Sevr de böyledir.
Osmanlı Devleti’nin Avrupa ile yaşadığı ve nihayet Sevr ile noktalanan uzun macerayı yalnızca Birinci Dünya Savaşı’ndan başlatarak anlamaya çalışırsak büyük resmi kaçırırız. Bana göre bu süreci çok daha geriden, İstanbul’un Fethi’nden başlayarak okumamız gerekiyor.
İstanbul’un Fethi yalnızca bir şehrin el değiştirmesi değildi. Dünya dengelerini etkileyen tarihî bir kırılmaydı.
O tarihe kadar Batı, Doğu’nun bilgi ve birikiminden önemli ölçüde yararlanmıştı. Astronomi, coğrafya, pusula, barut, kâğıt, saat ve benzeri alanlardaki bilgi birikimi Avrupa’ya taşınmış, Batı bu bilgilerden istifade etmişti.
Ancak İstanbul’un Fethi’yle birlikte Avrupa açısından doğuya ulaşmanın şartları değişmeye başladı.
Batı başka yollar aradı.
Doğuya gidemiyorsa batıya gidecekti.
Ve gitti.
Amerika’nın keşfi dünya tarihinin seyrini değiştirdi.
Avrupa, Amerika’nın altınlarına, zenginliklerine ve bakir topraklarına ulaştı. Yeni kaynaklar elde etti. Ekonomik güç kazandı. Dünyanın çevresinde değil, giderek merkezinde yer almaya başladı.
Fakat asıl önemli olan sadece altın bulması değildi.
Batı aynı zamanda müspet ilme yöneldi.
Bilgiyi güç olarak gördü.
Bilime yatırım yaptı.
Araştırmayı, üretimi ve tekniği hayatın merkezine aldı.
Ve giderek uygarlaşmaya, sanayileşmeye, güçlenmeye başladı.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka mesele daha var.
İslamiyet’in ihtiva ettiği bilgi ve birikimlerin Batı’ya taşınmasında Yahudi topluluklarının ve Yahudi bilginlerin önemli bir rol oynadığı önemli bir vaka. Ticarette maharetli olmaları, farklı coğrafyalarda yaşayabilmeleri ve sermaye birikimlerini bilgiyle buluşturmaları onların Avrupa’daki ekonomik ve ilmî gelişmeler içinde etkin hâle gelmelerine yol açtı.
Sermayeyi yalnızca paranın peşinden koşturmadılar.
İlme yatırdılar.
Bilgi makineye dönüştü.
Makine üretime dönüştü.
Üretim sermayeyi büyüttü.
Sermaye ise yeni bir güç doğurdu.
Dünyanın farklı bölgelerinden ham maddeler onların aracılığı ile Avrupa’ya taşındı. Sanayileşmeye başlayan Avrupa, yahudiler öncülüğünde bu ham maddeleri işledi ve yeniden dünyaya sattı.
Böylece ham maddeyi veren ülkeler fakirleşirken, ham maddeyi işleyen merkezler zenginleşti.
Aslında bugün bile üzerinde düşünmemiz gereken büyük derslerden biri budur:
Ham maddeye sahip olmak başka şeydir, onu bilgiyle işleyerek katma değere dönüştürmek başka şeydir.
Dünyanın güç dengeleri de böyle değişti.
Bu tarih okumasında dikkat çeken bir başka tez ise Avrupa’nın siyasi yapısındaki dönüşümlerdir.
Önce krallıkların yahudiler tarafından desteklenerek kilisenin siyasi gücünün kırıldığı, derebeylik düzeninin ortadan kaldırıldığı; ardından demokrasi düşüncesinin yükselişiyle krallıkların etkisinin azaltıldığı; daha sonra sosyalizm üzerinden imparatorluk düzenlerinin sarsıldığını görmekteyiz.
Yani mesele yalnızca ekonomi değildir.
Sistemler değişmektedir.
Rejimler değişmektedir.
Toplumların birbirleriyle kurduğu ilişkiler değişmektedir.
Ve her büyük değişim yeni bir dünya düzenini beraberinde getirmektedir.
Bu noktada 1897 Basel Kongresi önem kazanıyor.
İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan ilk Siyonizm Kongresi, sonraki yıllarda yaşanacak gelişmeler açısından üzerinde çokça durulan tarihî dönüm noktalarından biridir.
Burada yalnızca bir devlet kurma hedefinden değil, çok daha uzun vadeli bir dünya tasavvuru gündemin konusu olmuştur.
Arz-ı mev’ud olarak kabul edilen topraklarda İsrail devletinin kurulması...
Sonrasında daha geniş bir siyasi yapıya ulaşılması...
Hıristiyan-İslam çatışmasının yerine başka ideolojik çatışmaların yerleştirilmesi...
Kapitalizm ile sosyalizmin karşı karşıya getirilmesi...
İmparatorlukların parçalanması...
Dünya savaşlarının ardından yeni bir siyasi düzen kurulması...
Ve nihayet İsrail’in bölgedeki gücünün giderek artırılması...
Tabi ki burada meseleyi yalnızca tek tek hadiseler üzerinden değil, meydana getirdikleri sonuç üzerinden değerlendirmek gerekiyor.
Birinci Dünya Savaşı çıktı.
İmparatorluklar dağıldı.
Osmanlı Devleti parçalandı.
Ortadoğu’nun haritası değiştirildi.
Ve nihayet önümüze Sevr konuldu.
İşte benim asıl üzerinde durduğum nokta burasıdır.
Sevr yalnızca 1920 yılında masaya getirilen bir antlaşma değildir.
Eğer hadiseleri uzun tarih çizgisinde okuyorsanız Sevr, yüzyıllar boyunca değişen dünya güç dengelerinin Osmanlı önündeki son hesabıdır.
Batı güçlenmiştir.
Sanayileşmiştir.
Bilimi üretime dönüştürmüştür.
Sermaye biriktirmiştir.
Siyasi sistemlerini değiştirmiştir.
Dünyanın ham maddelerine ulaşmıştır.
Osmanlı ise aynı dönemde giderek bu büyük yarışın gerisinde kalmıştır.
Sonunda güçlü olan şartlarını dayatmıştır.
Bize düşen, tarihe kızmak değil, tarihi anlamaktır.
Çünkü tarihin en tehlikeli tarafı geçmişte yaşanmış olması değildir.
Aynı şartlar yeniden oluştuğunda benzer sonuçların yeniden ortaya çıkabilmesidir.
Bu nedenle bugün “I. Sevr’den II. Sevr’e giden yol” üzerinde düşünüyorsak önce geçmişteki merhaleleri doğru okumamız gerekiyor.
Nerede güç kaybettik?
Kim güç kazandı?
Bilgi nasıl el değiştirdi?
Sermaye nasıl büyüdü?
Sanayi nasıl gelişti?
İmparatorluklar hangi şartlarda çöktü?
Dünya savaşları sonrasında hangi siyasi yapılar ortaya çıktı?
Ortadoğu neden bugünkü hâline getirildi ve hatta getirilebildi?
Bunları birbirinden kopuk hadiseler gibi okumak yerine aynı tarih zincirinin parçaları olarak değerlendirmek zorundayız.
Çünkü milletlerin önüne getirilen büyük faturalar bir gecede hazırlanmaz.
Bir devlet bir günde zayıflamaz.
Bir medeniyet bir sabah uyandığında geri kalmış olmaz.
Önce bilgi gider.
Sonra üretim gider.
Sonra ekonomi zayıflar.
Sonra siyasi irade daralır.
En sonunda birileri önünüze kendi şartlarını koyar.
Biz bunun adına bir dönem Sevr dedik.
Bugün yapılması gereken ise II. Sevr tartışmasını yalnızca sloganlarla yürütmek değil, I. Sevr’e hangi yollarla gelindiğini, siyonizmin bizi hangi oyunları oynayabilecek kağıtlara mahkum ettiğini öğrenmemiz gerekir.
Çünkü geçmişin nasıl kurulduğunu anlamayanlar, gelecekte kurulacak oyunu da zamanında göremezler.
Yazılara dön
Görüş
SEVR’DEN II. SEVR’E UZANAN YOL
Osmanlı Devleti’nin Avrupa ile yaşadığı ve nihayet Sevr ile noktalanan uzun macerayı yalnızca Birinci Dünya Savaşı’ndan başlatarak anlamaya çalışırsak büyük resmi kaçırırız. Bana göre bu süreci çok daha geriden, İstanbul’un Fethi’nden başlayarak okumamız gerekiyor. İstanbul’un Fethi yalnızca bir şehrin el değiştirmesi değildi. Dünya dengelerini etkileyen tarihî bir kırılmaydı.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.