Bir harita, bir doktrin ve Türkiye’nin geleceği
George Friedman’ın 2009 yılında yayımlanan Gelecek 100 Yıl kitabının 267. sayfasında bir harita var.
Altında şu ifade yazıyor:
“Türklerin Bölge Etkinliği, 2050.”
Haritaya baktığınızda Türkiye’nin Balkanlardan Kafkaslara, Karadeniz’den Orta Doğu’ya, Kuzey Afrika’dan Basra Körfezi’ne uzanan geniş bir coğrafyada etkili bir güç haline geldiğini görüyorsunuz.
Friedman’ın, yazdıkları ile olanların neredeyse bire bir örtüştüğü kitapta, Türkiye’ye ait senaryosuna göre Rusya’nın gerilemesi, Orta Doğu’daki güç dengelerinin değişmesi ve ABD’nin küresel stratejisindeki dönüşüm Türkiye’ye önemli bir hareket alanı açıyor.
Türkiye büyüyor. Bölgesel gücünü ciddi şekilde artırıyor. Eski Osmanlı coğrafyası üzerined bir güç tesis ediyor. Japonya ile stratejik ortaklık kuruyor. Nihayet ABD ile karşı karşıya geliyor.
Büyük bir savaş yaşanıyor. Türkiye askerî açıdan yeniliyor fakat ortadan kalkmıyor. Bölgesel gücünün önemli bir bölümünü koruyarak uluslararası sistemin yeniden denge kurulması gereken aktörlerinden biri haline geliyor.
Burada söz konusu olan, bir siyasi plan. Friedman’ın jeopolitik varsayımlar üzerine kurdurulduğu bir senaryodur.
Ancak bu senaryo bizi oldukça önemli bir soruyla karşı karşıya bırakıyor:
Türkiye’nin büyümesiyle Türk milletinin güçlenmesi aynı şey midir?
Bu sorunun cevabını ararken Necmettin Erbakan’ın yıllarca gündeme taşıdığı, Haim Nahum’a atfedilen bir başka anlatım karşımıza çıkıyor.
Bu anlatımda bir milletin aç bırakılarak, işsizleştirilerek, borca bağımlı hale getirilerek, inanç ve değerlerinden uzaklaştırılarak, bölünerek ve birbirine karşı çatıştırılarak zayıflatılabileceği ileri sürülüyor. Son aşamada ise direnme gücünü kaybeden toplumun kolayca yönlendirilebileceği savunuluyor.
Bu söylemde sıralanan ekonomik ve toplumsal kırılganlıkları bağımsız biçimde incelemek mümkündür.
İşte iki yaklaşımı bu noktada bir araya getiriyorum.
Friedman dışarıda büyüyen bir Türkiye tasvir ediyor.
Haim Nahum’a atfedilen söylem ise içeriden zayıflayan bir toplumun karşılaşabileceği sonuçları anlatıyor.
Birinde devletin uluslararası gücü, diğerinde milletin ekonomik ve toplumsal dayanıklılığı söz konusu.
Bu iki yaklaşım birlikte değerlendirildiklerinde önemli bir çelişkiye dikkat çekiyorlar.
Dışarıda güçlenen fakat içeride milleti ekonomik olarak zayıflayan bir devlet, büyüklüğü?
Bence Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda cevaplaması gereken temel soru budur.
Erbakan neden kendi oyununu kurmak istedi?
Necmettin Erbakan’ın siyasi hayatını yalnızca dinî söylemleri, parti mücadeleleri veya hükümet ortaklıkları üzerinden değerlendirmek eksik kalır.
Erbakan’ın asıl üzerinde durduğu mesele, Türkiye’nin mevcut dünya ekonomik sistemi içerisindeki konumuydu.
O, Türkiye’nin başkalarının teknolojisiyle üretim yapan, başkalarının finansmanıyla büyüyen ve uluslararası ekonomik kararlarda sınırlı etkiye sahip bir ülke olarak kalmasını istemiyordu.
Bu nedenle ağır sanayiden söz ediyordu. Millî üretim diyordu. Teknolojik bağımsızlık diyordu. Borç ve faiz bağımlılığını sorguluyordu. Adil Düzen düşüncesini gündeme getiriyordu. D-8 girişimi de bu yaklaşımın uluslararası boyutuydu.
15 Haziran 1997’de İstanbul’da kurulan D-8, Türkiye’nin öncülüğünde gelişmekte olan sekiz ülke arasında ekonomik iş birliğini artırmayı, ticareti çeşitlendirmeyi ve bu ülkelerin uluslararası karar mekanizmalarındaki etkinliğini geliştirmeyi amaçlıyordu.
Bu yönüyle D-8 yalnızca diplomatik bir yakınlaşma değildi. Mevcut ekonomik ilişkilerin dışında yeni ortaklıklar oluşturma arayışıydı.
Erbakan’ın yaklaşımındaki asıl farklılığı burada görüyorum. O, mevcut oyunda Türkiye’ye daha büyük bir rol verilmesiyle yetinmek istemiyordu. Türkiye’nin kendi oyununu kurabileceği bir ekonomik güç oluşturması gerektiğine inanıyordu. Üstelik bu düşünce yalnızca uluslararası ilişkilerle sınırlı değildi. Bir ülkenin gerçek gücünün fabrikalarında, üretiminde, teknolojisinde, insan kaynağında ve ekonomik kararlarını bağımsız verebilmesinde bulunduğunu savunuyordu.
Elbette Erbakan’ın ortaya koyduğu bütün ekonomik modellerin uygulanabilir olduğunu söylemek zorunda değiliz. Bunların başarıları, eksiklikleri ve sonuçları ayrıca değerlendirilebilir. Ancak temel sorusu bugün de önemini koruyor: Bir ülke üretim araçlarına, teknolojiye ve finansman imkânlarına yeterince sahip olmadan nasıl bağımsız hareket edebilir?
28 Şubat süreci bu açıdan yalnızca bir hükümet değişikliği olarak görülmemelidir. İç siyasi güç dengelerinin, askerî ve bürokratik müdahalelerin belirlediği bu süreçte Erbakan’ın temsil ettiği ekonomik ve siyasi dönüşüm arayışı da kesintiye uğradı. 28 Şubat’ı bütünüyle dışarıdan planlanmış bir müdahale olarak nitelendirmek için yeterli kanıt bulunmuyor. İçerideki aktörlerin sorumlulukları açıktır. Ancak sonuç itibarıyla alternatif bir ekonomik ve siyasi yapılanma girişiminin devam ettirilemediği de ortadadır.
Erbakan’ın Haim Nahum’a atfettiği anlatımı neden önemsediğini de burada daha iyi anlayabiliriz. Onun siyasi düşüncesinde ekonomik bağımlılık yalnızca geçim meselesi değildi; millî iradenin sınırlandırılması tehlikesiydi. Çünkü ekonomik olarak bağımlı bir ülkenin siyasi tercihlerini uygulaması daha yüksek maliyetler doğurabilirdi.
Erbakan’ın çözümü önce üretim gücünü oluşturmak, ardından bu güç üzerine bağımsız bir ekonomik ve siyasi düzen inşa etmekti.
Friedman’ın senaryosundan farkı da buydu. Friedman, Türkiye’nin dış dünyada oluşan güç boşluklarından yararlanarak yükselmesini anlatıyordu. Erbakan ise Türkiye’nin kendi iç ekonomik gücünü oluşturmasının öncelikli olduğunu savunuyordu.
Birincisi, dış kaynaklı olarak oluşturulacak jeopolitik fırsatlara, ikincisi ekonomik bağımsızlık altyapısına dayanıyordu.
Yazıcıoğlu: Müttefik olmak, teslim olmak değildir
Muhsin Yazıcıoğlu’nun siyasi anlayışı Erbakan’ın ekonomik yaklaşımından farklıydı. Ancak millî irade konusunda ortak bir hassasiyet bulunuyordu. Yazıcıoğlu’nun 28 Şubat sürecindeki tavrı, seçilmiş siyasi iradenin askerî veya bürokratik müdahaleler karşısında korunması gerektiği düşüncesiyle öne çıktı. Onun siyasi çizgisini değerlendirirken özellikle şu ayrım üzerinde durmak gerekiyor: Devlete bağlılık, devlet adına hareket eden her güç odağının kararlarını sorgusuz kabul etmek değildir.
Aynı şekilde uluslararası ittifakların içerisinde bulunmak da ülkenin kendi kararlarını verme hakkından vazgeçmesi anlamına gelmez. 2003 yılında yaşanan Irak tezkeresi tartışması bu açıdan önemlidir.
ABD, Irak’a müdahale hazırlığı yaparken Türkiye topraklarını askerî harekât için kullanmak istiyordu. 1 Mart 2003 tarihinde TBMM’de yapılan oylamada hükümetin sunduğu tezkere gerekli kabul çoğunluğuna ulaşamadı. Bu kararın ardından Türkiye-ABD ilişkileri önemli bir sınavdan geçti.
4 Temmuz 2003 tarihinde Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde Türk askerlerinin Amerikan askerlerince alıkonulması ve başlarına çuval geçirilmesi olayı, müttefiklik ilişkilerindeki güven sorununu toplumun hafızasına kazıdı. Bu olayların birbirleriyle belirli bir gizli plan çerçevesinde bağlantılı olduğunu söylemek zor olmasa da alenilik için ayrıca kanıt gerekir. Fakat ortaya çıkan ders açıktır. Bir ülke askerî ittifakın içerisinde bulunabilir. Ortak güvenlik politikaları geliştirebilir. Ekonomik iş birliği yapabilir. Ancak kendi çıkarları başka bir devletin çıkarlarıyla her zaman aynı olmayabilir. Ben Muhsin Yazıcıoğlu’nun millî irade hassasiyetini bu nedenle önemsiyorum.
Başkasının kurduğu ittifakta bulunmakla, başkasının kurduğu bütün oyunlara katılmak aynı şey değildir.
Yazıcıoğlu’nun yaklaşımından çıkarılması gereken ders, dünyadan kopmak değil, gerektiğinde farklı karar verebilecek siyasi iradeyi korumaktır. Ancak burada siyasi irade kadar önemli başka bir mesele vardır. Bağımsız karar verdiğinizde ortaya çıkacak ekonomik ve askerî sonuçlara ne kadar hazırlıklısınız? İşte Erbakan’ın ekonomik bağımsızlık yaklaşımıyla Yazıcıoğlu’nun millî irade hassasiyeti bu noktada birbirini tamamlıyor.
Birisi bağımsızlığın ekonomik altyapısını, diğeri siyasi iradesini öne çıkarıyor.
Bugünkü iktidar: Sistemin içinde kalarak bağımsızlaşma arayışı
AK Parti iktidarının izlediği yol ise her iki yaklaşımdan önemli ölçüde farklı oldu. Özellikle ilk yıllarda mevcut uluslararası ekonomik sistemle bütünleşerek büyümek esas alındı. Avrupa Birliği süreci, yabancı yatırımlar, dış finansman, uluslararası ticaret, altyapı yatırımları ve ekonomik büyüme bu stratejinin önemli unsurlarıydı.
Bu yaklaşımın arkasında farklı bir düşünce bulunuyordu. Önce sistemin içinde büyümek, ekonomik ve siyasi gücü artırmak, daha sonra elde edilen imkânlarla bağımsız hareket alanını genişletmek. Ben, birazı da bilgiye dayalı olarak, bu yaklaşımı şöyle yorumluyorum: “Sistemin içinde ilerleyelim, karşımıza çıkan sorunları da yolda hallederiz.”
Türkiye bu süreçte altyapı, savunma sanayii, ulaşım ve çeşitli teknoloji alanlarında önemli kapasite artışları gerçekleştirdi. Ancak ilerleyen yıllarda mevcut sistem içerisinde güçlenmekle o sistemden bağımsız karar alabilmek arasında ciddi farklılıklar bulunduğu ortaya çıktı. Suriye politikası, bölgesel güvenlik meseleleri ve savunma sistemleri üzerinden ABD ile yaşanan anlaşmazlıklar bunun örnekleridir.
Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini satın almasının ardından 2019 yılında F-35 programından çıkarılması ve 2020 yılında Savunma Sanayii Başkanlığına CAATSA yaptırımlarının uygulanması somut sonuçlardır. ABD bu kararları NATO güvenliği, F-35 teknolojisinin korunması ve Rus savunma sanayiiyle ilişkiler çerçevesinde gerekçelendirdi.
Türkiye açısından ise mesele savunma ihtiyaçlarını hangi sistemle karşılayacağına karar verebilmekti. Tarafların gerekçeleri farklıydı. Ancak ortaya çıkan durum önemliydi. Türkiye bağımsız bir savunma tercihi yaptı ve bunun uluslararası ilişkilerindeki sonuçlarıyla karşılaştı. 2018 yılındaki Brunson krizi sırasında uygulanan yaptırımlar da siyasi anlaşmazlıkların ekonomik ilişkilere nasıl yansıyabildiğini gösterdi.
Elbette bu dönemde yaşanan ekonomik sorunların tamamını dış baskılara bağlamak doğru değildir. Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı, enflasyon sorunu, para politikaları, üretim yapısı, kurumsal güven ve ekonomi yönetiminin tercihleri de sonuçlarda etkili oldu.
Burada iki farklı sorumluluk alanını birbirinden ayırmak gerekiyor. Birincisi, uluslararası güçlerin ekonomik ve siyasi baskı araçlarını kullanabilmesi. İkincisi, içeride bu baskıların etkisini artıran kırılganlıkların yeterince giderilememesi. İşte bugünkü iktidarın tecrübesinden çıkarılması gereken en önemli derslerden biri budur.
Siyasi olarak bağımsız karar vermek istiyorsanız, o kararların ekonomik maliyetini taşıyabilecek üretim ve finansman gücüne de sahip olmalısınız.
Sadece dışarıya karşı güçlü açıklamalar yapmak yeterli değildir. Milletin alım gücü düşüyor, üreticinin maliyetleri artıyor, işletmeler finansman sıkıntısı yaşıyor ve vatandaş geleceğinden endişe ediyorsa güçlü devlet söylemi eksik kalır. Çünkü bağımsızlık mücadelesinin bedeli sürekli millete ödetiliyorsa bu mücadelenin ekonomik zemini yeniden değerlendirilmelidir.
Bir ülke savaşmadan nasıl zayıflar?
Şimdi yeniden Haim Nahum’a atfedilen yedi maddelik söyleme dönelim. Bu anlatımın işaret ettiği açlık, işsizlik, borçluluk ve toplumsal ayrışma gibi sorunlar gerçek ekonomik ve sosyolojik başlıklardır. Üstelik bunların oluşması için mutlaka dışarıdan hazırlanmış bir plan bulunması gerekmez. Yanlış ekonomik politikalar, yetersiz üretim, kurumsal bozulma, eğitim sorunları, gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve siyasi kutuplaşma da aynı sonuçları oluşturabilir.
Dolayısıyla yalnızca kimin bizi zayıflatmak istediğini sorgulamak yetmez. Kendi zayıflıklarımızı neden gideremediğimizi de sorgulamalıyız. Bir milletin ekonomik dayanıklılığı birkaç temel unsur üzerine kuruludur. İnsanların çalışması, üretmesi ve elde ettikleri gelirle hayatlarını sürdürebilmesi gerekir. Gençlerin eğitimleriyle uyumlu iş imkânlarına ulaşabilmesi gerekir.
İşletmelerin sürekli borç çevirmeye mahkûm olmadan yatırım yapabilmesi gerekir. Çiftçilerin ve sanayicilerin üretime devam edebilmesi gerekir. Ailelerin barınma, gıda, enerji ve eğitim ihtiyaçlarını karşılayabilmesi gerekir. Toplumun adalete güvenmesi, farklı kesimlerin birbirlerini tehdit olarak görmeden yaşayabilmesi gerekir. Bunlar sosyal politika başlıkları olduğu kadar millî güvenliğin de temel unsurlarıdır. Çünkü sürekli borçlu olan bireyin ekonomik hareket alanı daralır. Üretimden uzaklaşan toplumun dışa bağımlılığı artar. Gelecek umudunu kaybeden gençlerin ülkeye duyduğu aidiyet zayıflayabilir. Hukuka güvenin azalması kurumların gücünü aşındırır. Toplumsal kutuplaşma ortak hedefler etrafında hareket etmeyi zorlaştırır.
Bütün bu sorunlar bir araya geldiğinde devletin dışarıdaki gücü artsa bile toplumun içerideki dayanıklılığı zayıflayabilir. Burada üzerinde durulması gereken asıl çelişki ortaya çıkıyor.
Devletin elindeki silahların millî olması önemlidir. Ancak ekonominin, teknolojinin ve üretim sisteminin de güçlü olması gerekir.
Bir ülke kendi savaş uçağını geliştirebilir fakat kritik teknolojilerde dışa bağımlılığını yeterince azaltamayabilir. Askerî araçlar üretebilir ama sanayinin geniş kesimlerini yüksek teknolojiye taşıyamayabilir. Uluslararası ticaret hacmini büyütebilir fakat bu ticaretten yeterli katma değer elde edemeyebilir.
Devlet büyük yatırımlar gerçekleştirebilir ama küçük işletmeler ve vatandaşlar aynı ölçüde güçlenmeyebilir. Böyle bir durumda mesele yalnızca dış müdahaleler değildir. Asıl mesele, ekonomik büyümenin toplumun tamamına nasıl yansıtıldığıdır.
Friedman’ın asıl uyarısı: Güç fırsatı var, iç sorunlar engel olabilir
George Friedman, 4 Ağustos 2025 tarihinde Kamran Bokhari ile birlikte yayımladığı Turkey’s Time to Rise başlıklı değerlendirmesinde Türkiye’nin bölgesel güç olarak yükselmesi ihtimalini yeniden gündeme getirdi. Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle karşılaştığı sınırlamalar, ABD’nin küresel önceliklerini yeniden düzenlemesi ve Orta Doğu’daki değişen dengeler Türkiye açısından önemli fırsatlar olarak değerlendirildi.
Fakat yazının sonunda dikkat çekici bir tespit de bulunuyordu. Türkiye’nin iç sorunları nedeniyle “sunulan” bu fırsatlardan ne ölçüde yararlanabileceği henüz belirsizdi. Bence Friedman’ın değerlendirmesindeki en önemli noktalardan biri budur. Çünkü, oluşturulmuş dahi olsa, jeopolitik fırsat başka şeydir, o fırsatı kalıcı millî güce dönüştürmek başka şeydir.
Rusya zayıflayabilir.
ABD bazı bölgelerdeki askerî varlığını azaltabilir.
Orta Doğu’da yeni siyasi dengeler kurulabilir.
Türkiye’nin Balkanlarda, Kafkaslarda ve Orta Asya’da etkisi artabilir. Bu ortam ABD yararına hazırlanabilir de. Ancak bu gelişmelerin sürdürülebilir olması için Türkiye’nin ekonomik, teknolojik ve kurumsal gücünün de yeterli seviyeye ulaşması gerekir. Aksi halde dışarıda elde edilen kazanımlar içeride ağır maliyetler oluşturabilir.
Tarih boyunca geniş coğrafyalarda etkili olan devletlerin bir bölümü, dışarıdaki baskı ve askerî yükleriyle içerideki ekonomik kapasiteleri arasındaki dengeyi koruyamadıkları için zayıfladı. Bu nedenle Türkiye’nin geleceğini değerlendirirken yalnızca hangi coğrafyada ne kadar etkili olacağını tartışmak yeterli değildir.
Etkili olduğu alanların ekonomik karşılığını, oluşturduğu yükümlülükleri ve topluma sağlayacağı faydaları da hesaplamak gerekir.
Bir ülkenin büyüklüğü, etkili olduğu coğrafyanın genişliği kadar o gücü hangi kaynaklarla sürdürebildiğine de bağlıdır.
Güçlü devletin ölçüsü güçlü millet olmalıdır
Burada siyasi anlayışımızda köklü bir değişikliğe ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de iktidara gelen birçok siyasi hareket, ülkeyi güçlendirme hedefini kendi siyasi iktidarını güçlendirme hedefiyle zaman zaman birbirine karıştırdı. Oysa güçlü hükümet ile güçlü devlet aynı şey değildir. Güçlü devlet ile güçlü millet de otomatik olarak aynı şey değildir.
Bir hükümet seçim kazanabilir. Devletin bazı kurumları üzerinde etkisini artırabilir. Büyük projeler gerçekleştirebilir. Uluslararası alanda görünürlüğünü artırabilir. Fakat bunların kalıcı millî güce dönüşmesi için bağımsız kurumların, üretim sisteminin, hukuk düzeninin ve toplumsal refahın gelişmesi gerekir. Devleti yönetenlerin kendilerini milletin yerine koyması, millet adına elde edilen gücün milletle yeterince paylaşılmaması sonucunu doğurabilir. Şu an yaşananlar üzerinden bunu, rahatça değerlendirebilirsiniz.
Oysa devletin gücünü artırmanın nihai amacı toplumu daha güvenli, üretken ve müreffeh hale getirmek olmalıdır. Burada üretim kadar paylaşım da önemlidir. Ekonomi büyürken gelir dağılımı bozuluyorsa ortada çözülmesi gereken bir sorun vardır. Teknoloji gelişirken gençlerin iş imkânları daralıyorsa yeni eğitim ve istihdam politikalarına ihtiyaç vardır. İhracat artarken üreticilerin finansman ve girdi maliyetleri sürdürülemez hale geliyorsa üretim modeli yeniden değerlendirilmelidir. Devlet uluslararası alanda güç kazanırken vatandaşın ekonomik güvencesi zayıflıyorsa millî strateji eksik kalmaktadır. Bütün bunların üzerinde düşünmemiz gerekiyor.
Milleti güçsüz bırakarak güçlü devlet oluşturulamaz. Oluşturulsa bile bu güç kalıcı ve dengeli biçimde sürdürülemez.
Kendi oyunumuzu kurmak ne demektir?
Erbakan’ın ekonomik bağımsızlık arayışıyla Yazıcıoğlu’nun millî irade hassasiyetinden ve mevcut iktidarın yaşadığı tecrübelerden ortak bir sonuç çıkarmamız gerekiyor.
Artık mesele yalnızca dünya sisteminde hangi tarafta bulunacağımız değildir. Mesele, kendi gücümüzü hangi ekonomik ve toplumsal temeller üzerinde oluşturacağımızdır.
Bunun için öncelikle üretimin niteliğini değiştirmek gerekir. Türkiye yalnızca daha fazla üretmeyi değil, daha yüksek katma değerli üretim yapmayı, yerelden kalkınmayı ve şeffaf süreç yönetimini hedeflemelidir. Üniversitelerde geliştirilen bilginin sanayiye ulaşması sağlanmalıdır.
Yapay zekâ, robotik sistemler, yazılım, enerji teknolojileri ve dijital ticaret yalnızca büyük şirketlerin yararlandığı imkânlar olmaktan çıkarılmalıdır. Küçük işletmeler, çiftçiler, girişimciler ve gençler de bu teknolojilere erişebilmelidir. Finansman sistemi kısa vadeli tüketim ve borç çevriminin ötesinde üretken yatırımları desteklemelidir.
Yerel yönetimler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve işletmeler ortak kalkınma hedefleri doğrultusunda iş birliği yapabilmelidir. Ekonomik kaynakların nasıl kullanıldığı şeffaf biçimde izlenebilmeli, karar verenler hesap verebilmelidir. Eğitim yalnızca diploma kazandıran bir süreç olmaktan çıkarılmalı, hayat boyunca devam eden esnek öğrenim imkânlarıyla desteklenmelidir. Bireylerin yetenekleri geliştirilmeli, üretime ve toplumsal hayata katılımları artırılmalıdır.
Dış politikada ise yalnızca askerî etki alanları oluşturmak yerine karşılıklı ekonomik değer üreten ilişkiler geliştirilmelidir. Türkiye’nin Balkanlarla, Kafkaslarla, Orta Asya’yla, Afrika’yla ve Orta Doğu’yla ilişkileri ortak üretim, ticaret, teknoloji, eğitim ve yatırım ağları üzerinden güçlendirilebilir. Böyle bir yaklaşımda Türkiye’nin büyümesi komşularının zayıflamasına bağlı olmaz. Tam tersine, çevresindeki ülkelerin de kalkınmasına katkı sağlayan bir merkez haline gelebilir.
Bu, eski imparatorluk sınırlarının yeniden canlandırılmasından daha gerçekçi ve daha sürdürülebilir bir hedeftir. Çünkü bugünün dünyasında kalıcı güç yalnızca toprak veya askerî nüfuz üzerinden kurulmaz. Üretim, teknoloji, finansman, bilgi, güven ve iş birliği ağları da belirleyicidir.
Bence Türkiye’nin kendi oyununu kurması tam olarak budur.
Başkalarının zayıflamasından doğan, sunulmuş geçici fırsatlara bağımlı kalmadan kendi üretim ve kurumsal gücünü oluşturmak. Dünyayla ilişkilerini koparmadan dış baskılara karşı ekonomik dayanıklılığını artırmak. Ve elde ettiği bütün kazanımları bir BüyükAile yaklaşımıyla, milletin hayatına yansıtmak.
2050’de nasıl bir Türkiye görmek istiyoruz?
Şimdi Friedman’ın, siyasi yaklaşımla oluşturulmuş ve bir gösterge niteliği taşıyan haritasına yeniden bakalım. 2050 yılında Türkiye çok geniş bir coğrafyada etkili bir güç olabilir. Peki, aynı yıl Türkiye’nin insanları nasıl yaşayacak? Gençleri dünyayla rekabet edebilecek bilgi ve becerilere sahip olacak mı? Çiftçisi ürettiğinin karşılığını alabilecek mi? Sanayicisi kendi teknolojisini geliştirip dünya pazarlarına satabilecek mi? Aileler gelirlerinin büyük bölümünü zorunlu ihtiyaçlara ayırmak zorunda kalmadan yaşayabilecek mi? Üniversitelerimiz dünyanın bilimsel gelişmelerine öncülük edebilecek mi? Vatandaşlarımız devlete, hukuka ve birbirlerine güvenebilecek mi? Siyasi iktidarlar değiştiğinde ülkenin ekonomik ve bilimsel hedefleri kesintiye uğramadan devam edebilecek mi?
İşte bir BüyükAile yaklaşımı ile benim görmek istediğim 2050 Türkiye’sinin haritası bunları da içermelidir. Çünkü bir ülkenin gerçek gücü yalnızca dışarıda ne kadar etkili olduğuyla ölçülemez. O ülkenin insanlarının ne kadar üretken, özgür, bilgili, güvenli ve müreffeh olduğu da belirleyicidir.
Burada yeniden Erbakan’ın ekonomik bağımsızlık arayışına dönüyoruz.
Yazıcıoğlu’nun bağımsız siyasi irade anlayışını yeniden hatırlıyoruz.
Mevcut iktidarın uluslararası sistem içinde yaşadığı tecrübeleri yeniden değerlendiriyoruz.
Bunları siyasi kutuplaşmanın konusu yapmak yerine Türkiye’nin ortak tarihî tecrübesi olarak görmemiz gerekiyor.
Çünkü bu ülkenin geleceği yalnızca bir liderin, bir partinin veya bir hükümetin siyasi ömrüne sığdırılamaz.
Millî strateji dediğimiz şey, iktidarlar değişse bile devam edebilen bir üretim, eğitim, bilim, ekonomi ve toplumsal kalkınma düzenidir.
Güçlü Türkiye böyle kurulabilir.
Başkasının haritasında büyümek yeterli değil
George Friedman Türkiye’nin 2050 yılında büyük bir bölgesel güç olacağını öngörmüş olabilir. Bunun zemini de kendine özgü gerekçelerle hazırlanıyor da olabilir.
Haim Nahum’a atfedilen ve Erbakan’ın siyasi söyleminde yer bulan anlatım da ekonomik ve toplumsal zayıflıkların doğurabileceği tehlikeleri tartışmamıza vesile olabilir. Ancak her iki anlatımdan çıkaracağımız sonuç korku veya kesinleşmiş bir gelecek inancı olmamalıdır. Asıl sonuç, kendi geleceğimizi hangi temeller üzerine kurduğumuzu sorgulamak olmalıdır. Türkiye’nin büyümesini isteyenlerle Türkiye’nin bağımsızlığını isteyenlerin hedefleri her zaman örtüşmeyebilir. Ama daha önemlisi, Türkiye’yi yönetenlerin hedefleriyle milletin ekonomik ve toplumsal ihtiyaçları arasında da zaman zaman farklılıklar oluşabilir.
İşte bu nedenle gerçek millî siyaset, yalnızca dışarıya karşı bağımsızlık talep etmek değildir. İçeride milleti ekonomik ve siyasi karar süreçlerinin güçlü bir unsuru haline getirmektir.
Erbakan alternatif bir ekonomik düzen kurmaya çalıştı.
Yazıcıoğlu millî iradenin dışarıdan veya içeriden vesayet altına alınmaması gerektiğini savundu.
Bugünkü iktidar ise mevcut uluslararası sistemin içinde güçlenerek bağımsız hareket alanını genişletmeyi denedi.
Bütün bu tecrübelerden artık yeni bir sonuç çıkarmamız gerekiyor.
Türkiye’nin geleceği, bir liderin başka güçlere karşı ne kadar direnebildiğinden ibaret olmamalıdır.
Türkiye’nin geleceği, milletin tamamının ekonomik, bilimsel, teknolojik ve toplumsal bakımdan ne kadar güçlendiğiyle değerlendirilmelidir. Milletin mutfağı zayıflarken devletin dışarıda güçlü görünmesi yeterli değildir. Gençleri gelecek kaygısı taşırken yalnızca askerî başarılarla övünmek yeterli değildir. Üreticileri finansman sıkıntısı yaşarken ticaret hacminin büyümesi tek başına yeterli değildir. Vatandaşın ekonomik bağımsızlığı zayıflarken devletin bağımsızlığından söz etmek eksik kalır. Çünkü millî bağımsızlık, milletin hayatından ayrı bir kavram değildir.
Milletin üretiminde, gelirinde, bilgisinde, özgürlüğünde ve ortak geleceğe katılımında karşılık bulmalıdır. Artık “Yolda hallederiz” anlayışından “Yolumuzu kendimiz kurarız” anlayışına geçmek gerekiyor. Ancak bunu yaparken dünyaya kapanmak değil, dünyayla daha eşit ve daha güçlü ilişkiler kurabilmek hedeflenmelidir.
Dışarıdan gelen her eleştiriyi düşmanlık, içerideki her sorunu dış müdahale olarak değerlendirmek bizi güçlendirmez. Tam tersine, kendi hatalarımızı düzeltme kabiliyetimizi azaltır. Gerçek millî irade hem dış baskılara karşı durabilmeli hem de içerideki yanlışları değiştirebilmelidir. Çünkü onlar kendi çıkarları doğrultusunda, kendilerine uygun olanı yapacaklar, biz de kendimize uygun olanı yapmak zorundayı.
İşte bu nedenle Türkiye’nin artık yalnızca hangi güç merkezleriyle ittifak yapacağını değil, hangi ekonomik ve toplumsal sistemi oluşturacağını konuşması gerekiyor. 2050 yılında Türkiye’nin dünya haritasında ne kadar büyük görüneceğinden önce, milletimizin kendi hayatında ne kadar güçlü olacağını düşünmeliyiz. Çünkü bir ülke başkalarının çizdiği haritalarda büyük gösterilebilir. Ama gerçek büyüklük, kendi geleceğini belirleme kapasitesine sahip olmasıdır.
Türkiye’ye dışarıda büyük devlet rolü biçilebilir. Fakat içeride güçsüz bir milletle gerçek bağımsızlık sürdürülemez.
Erbakan’ın ekonomik bağımsızlık arayışından, Yazıcıoğlu’nun millî irade anlayışından ve bugünkü iktidarın yaşadığı tecrübelerden çıkarılacak en önemli ders budur.
Artık başkalarının oyununda hangi rolü üstleneceğimizi değil, kendi oyunumuzu hangi üretim gücüyle, hangi kurumlarla ve hangi toplumsal ortaklıkla kuracağımızı konuşmalıyız. Çünkü Türkiye’nin gerçek büyüklüğü, başkalarının kendisine biçtiği rolle değil, milletine sağladığı gelecek güvencesiyle ölçülecektir.
Unutmayalım:
Milletin ekonomisi küçülürken devletin etki alanının büyümesi, tek başına millî kalkınma değildir. Aksine bu dış güç diye tabir edilenlerin gösterdiği havuç ve kırbacın ön izleridir.
Millet güçlenmeden devletin büyümesi tamamlanmış sayılmaz.
Ve Türkiye’nin kendi oyununu kuracağı gün, milletin yalnızca bu oyunun bedelini ödeyen değil; Bir BüyükAile olarak kararına, üretimine ve kazancına ortak olan, kendisine ait olan her süreci bütün şeffaflığı ile takip edebilen, gerçek sahibi haline geldiği gün olacaktır.