FİTİLİ FON KRİZİ İLE Mİ ATEŞLEDİLER?
Burada önemli bir bağlantı var: Fatma Betül Sayan Kaya’nın adının geçtiği fon krizi, yalnızca ekonomik bir olay değil, AK Parti’nin siyasi ve kurumsal güveninin sorgulanmasında bir dönüm noktası olarak ele alınabilir.
Türkiye siyasetinde yaşanan son gelişmeleri birbirinden bağımsız olaylar olarak değerlendirmek eksik bir okuma olabilir. Özellikle yatırım fonlarında başlayan kriz, Fatma Betül Sayan Kaya'nın adının geçtiği iddialar ve ardından gelen siyasi gelişmeler, uzun zamandır üzerinde durduğumuz bir soruyu yeniden gündeme taşıyor: AK Parti ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi geleceği artık aynı doğrultuda mı ilerliyor?
Bu iki yapının toplumsal karşılığının birbirinden ayrışabileceğini, üstelik bu ayrışmanın Cumhurbaşkanı'nın kendi partisini yeniden düzenleme kararından değil, doğrudan milletin siyasi tercihinden kaynaklanabileceğini düşünüyorum.
Bu değerlendirmemde fon krizinin özel bir yeri var.
Çünkü yaşananlar yalnızca bazı yatırım fonlarının tasfiyesinden veya kamuoyuna yansıyan yüksek kazanç iddialarından ibaret değil. Sermaye Piyasası Kurulunun 131 fon hakkında aldığı tasfiye kararı ve bu fonlarla ilişkili 455 bini aşkın yatırımcı, konunun boyutunu gösteriyor. Ancak tasfiye kapsamındaki bütün varlıkların kayıp olarak değerlendirilmesi de doğru değil. Gerçek zarar ve sorumlulukların belirlenmesi, denetim ve yargı süreçlerinin sonuçlarına bağlı.
Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin işlemlerine ilişkin iddialar kamuoyuna yansıdıktan sonra Kaya görevlerinden ayrıldı. İddiaların açıklığa kavuşturulması ve soruşturmanın sağlıklı biçimde sürdürülmesi gerektiğini kendisi de ifade etti. Süreçte gönüllü ödeme mekanizması işletildi ve adli soruşturma devam etti.
Bu gelişmelerden hareketle, ikrar edenler hariç, herhangi bir kişinin doğrudan suçlu olduğu sonucuna varmak doğru değildir. Fakat ortaya çıkan tablonun siyasi sorumluluk ve kamu yönetimi bakımından sorgulanması da son derece doğaldır.
Çünkü artık soru yalnızca kimin ne kadar kazandığı değildir. Bu işlemler nasıl gerçekleşti, hangi şartlarda mümkün oldu, denetim neden zamanında yeterli sonuç vermedi ve kamunun güvenini koruyacak nasıl bir düzen kurulması gerekiyor?
Bence meselenin asıl ağırlığı burada.
Bir olayın sorumluluğunu araştırırken yalnızca son aşamada ortaya çıkan kişilere bakmak yeterli değildir. İşlemleri gerçekleştirenler kadar bunlara imkân veren düzenlemeler, denetim eksiklikleri, karar süreçleri ve olası çıkar ilişkileri de araştırılmalıdır.
Kim yaptı? Kimler sürece katıldı? Hangi uygulamalar böyle bir ortam oluşturdu? Siyasi veya idari bağlantılar var mıydı? Varsa bunların niteliği neydi? Kamu otoriteleri ne zaman haberdar oldu? Hangi önlemler neden alınamadı?
Bu soruların cevapları peşin hükümlerle değil, belgelerle ve bağımsız incelemelerle ortaya konulmalıdır.
Daha önemli bir soru ise şudur: **Bu olaydan sonra nasıl bir düzen kurulması isteniyor?**
Yalnızca kriz ortaya çıktığında kişilerin görevden ayrıldığı, ardından siyasi gündemin değiştiği bir yapı mı? Yoksa görev ve makamdan bağımsız olarak herkesin hesap verebildiği, kamuoyunun sonuçları görebildiği, şeffaf bir yönetim düzeni mi?
Benim yıllardır eleştirdiğim mesele de budur.
**AK Parti'nin çeşitli dönemlerinde yanlış uygulamalara, israfa, liyakat sorunlarına ve yolsuzluk iddialarına dikkat çekildiğinde, bu uyarıların yeterince ciddiye alınmadığını düşündüm. Eleştirenlerin niyeti sorgulandı, ortaya konulan sorunların kendisi ise zaman zaman ikinci plana itildi.**
Toplumun değerleri konusunda yaşanan tartışmalarda da benzer iletişim sorunları gördük. Özlem Zengin'in bazı açıklamaları etrafında oluşan tepkiler, siyasi temsilcilerin kullandığı dilin seçmenin hassasiyetleriyle her zaman örtüşmediğini gösteren örneklerden biriydi.
Burada kişiler hakkında niyet hükmü vermek istemiyorum. Siyasi iletişimde esas olan, söylenen sözün toplumda nasıl karşılandığı ve bu karşılığın yönetim tarafından ne ölçüde dikkate alındığıdır.
AK Parti'nin kuruluş yıllarında güçlü bir toplumsal karşılık bulan adalet, istişare, tevazu ve hizmet anlayışının yeni siyasi kuşaklara ne ölçüde taşınabildiği bugün ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Çünkü yalnızca eski kadrolar değişmedi. Partinin siyasi dili, öncelikleri ve toplumla kurduğu ilişkinin niteliği de zaman içerisinde değişti.
Benim gözlemime göre kuruluş dönemini taşıyan kuşağın önemli bir bölümü siyasi hayattan uzaklaşırken, yerine gelen kadroların bu değerleri aynı güçle temsil edebildiği konusunda ciddi soru işaretleri oluştu.
Böyle bir durumda partinin birkaç kişiyi değiştirerek geçmişteki toplumsal güvenini yeniden kazanacağını düşünmek yeterli bir analiz olmaz.
Fon krizi, bütün bu birikimin görünür hale gelmesinde önemli bir eşik olarak değerlendirilebilir.
Çünkü ekonomik kayıp ihtimali bireyi doğrudan etkiler. İnsanların yıllarca çalışarak biriktirdiği tasarruflarının geleceği tartışmaya açıldığında, mesele yalnızca finans piyasalarının konusu olmaktan çıkar. Güven, adalet ve kamu sorumluluğu meselesine dönüşür.
Nitekim fon krizine ilişkin Meclis araştırması taleplerinin 13 Ekim'de kabul edilmemesi de denetim mekanizmalarının nasıl işletilmesi gerektiği tartışmasını büyüttü. İktidar kanadı yargı ve denetim süreçlerinin sürdüğünü vurgularken muhalefet daha kapsamlı bir parlamenter araştırma istedi.
Bu görüş ayrılığı bile olayın siyasi sonuçlarının neden yalnızca birkaç kişinin görevinden ayrılmasıyla sınırlı kalmayacağını gösteriyor.
Ardından Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral'ın görevden ayrıldığı haberi geldi.
Saral, yaptığı açıklamada Cumhurbaşkanı'nın talimatıyla görevinden ayrıldığını doğruladı. Azerbaycan'a ilişkin açıklamalarının bu kararda etkili olup olmadığı sorusuna da bunun öyle göründüğünü belirtti. Ancak kararın bütün gerekçeleri kamuoyuna resmen açıklanmış değil.
Bu gelişme bana 2018 yılında Rahip Andrew Brunson'un serbest bırakıldığı dönemi hatırlattı.
O süreçte Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki sert açıklamalar, kamuoyunda belirli bir siyasi beklenti oluşturmuştu. Ardından gelen tahliye kararı, birçok kişi açısından alışılmadık bir gelişme olarak değerlendirildi.
Elbette bir mahkeme kararı, bir finans soruşturması ve Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki görev değişikliği birbirinden farklı olaylardır. Bunları aynı hukuki veya siyasi nedene bağlayamayız.
Burada dikkat çektiğim ortak özellik, yerleşmiş beklentilerin dışına çıkabilen kararların siyaset üzerindeki etkisidir.
Saral'ın ayrılışı da bu açıdan düşündürücüdür. Fakat bu olaydan hareketle Erdoğan'ın çevresindeki bütün isimleri değiştirmeye veya AK Parti'yi tasfiye etmeye başladığını ileri sürmek için elimizde yeterli veri bulunmuyor.
Zaten benim üzerinde durduğum siyasi ihtimal bu değil.
**Ben, Erdoğan'ın AK Parti'yi tasfiye etmesinden değil, milletin Erdoğan ile AK Parti'yi siyasi tercihlerinde birbirinden ayırması ihtimalinden söz ediyorum.**
İkisi arasında çok önemli bir fark bulunuyor.
Birinci durumda siyasi dönüşümü lider yönetir. İkinci durumda ise seçmen, liderin ve partinin geleceğini birbirinden farklı değerlendirir.
Recep Tayyip Erdoğan, uzun siyasi geçmişi ve uluslararası ilişkilerdeki görünürlüğü nedeniyle partisinin kurumsal kimliğini aşan bir siyasi figürdür. Türkiye'nin dünya siyasetindeki temsilinde önemli bir rol üstlenmektedir.
Benim siyasi gözlemim, toplumun bir kesiminde Erdoğan'ın bu konumuna yönelik değerlendirme ile AK Parti'nin yönetim anlayışına yönelik değerlendirmenin farklılaşabileceği yönündedir.
Nitekim 2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin oy dağılımları da lider desteği ile parti desteğinin birebir aynı olmadığını gösteriyor.
Ve geleceğe ilişkin önemli bir soruyu sorabiliriz:
Seçmen, Erdoğan'ın Türkiye'yi uluslararası alanda temsil etmesini olumlu değerlendirirken AK Parti'ye verdiği siyasi desteği azaltabilir mi?
Böyle bir tercihin ortaya çıkması halinde Erdoğan'ın kişisel siyasi karşılığı ile AK Parti'nin parlamentodaki gücü farklı yönlerde hareket edebilir.
Bunun gerçekleşeceğini bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil. Ayrıca Erdoğan'ın yeniden adaylığı, Anayasa'nın 101 ve 116. maddelerindeki şartlara bağlıdır. Siyasi değerlendirme bu hukuki zeminden bağımsız yapılamaz.
Fakat söz konusu ihtimalin incelenmesi gerekir.
Çünkü AK Parti'nin temel sorunu yalnızca yıpranan bazı isimler değilse, partinin geleceği de yalnızca o isimlerin görevden ayrılmasıyla değişmeyecektir.
Kuruluş döneminin değerleri yeni kadrolar tarafından yeterince temsil edilemiyorsa, toplumun güvenini sarsan olaylar karşısında açık ve etkili bir hesap verme anlayışı oluşturulamıyorsa, kurumsal bir güven sorunu yaşanması kaçınılmaz bir tartışma başlığı haline gelir.
Fon krizi bu nedenle önemli.
Bir kişi görevinden ayrıldığında dosya kapanmıyor. Hangi işlemlerin gerçekleştirildiği, bunların hangi mekanizmalarla mümkün olduğu, kamusal denetimin nasıl işlediği ve ortaya çıkan zararların nasıl giderileceği açıklığa kavuşmadan toplumsal güvenin yeniden kurulması güçleşiyor.
Ayrıca arka arkaya yaşanan gelişmelerin, AK Parti'nin kurumsal kimliği ile Erdoğan'ın siyasi geleceğini ayrı başlıklar halinde değerlendirmeyi gerekli kıldığını düşünüyorum.
Belki de önümüzdeki dönemin en alışılmadık siyasi tartışması bu olacak.
Erdoğan'ın uluslararası alandaki siyasi görünürlüğü ve tecrübesi toplumun bir bölümünde önemini korurken, AK Parti'nin aynı toplum kesimlerindeki karşılığı farklılaşabilecek mi?
Böyle bir ayrışma yaşanırsa, bunun nedeni yalnızca muhalefetin siyasi çalışmaları ya da Cumhurbaşkanı'nın çevresindeki görev değişiklikleri olmayacaktır. Partinin yıllar içerisinde oluşturduğu siyasi algının ve milletin yaşadığı tecrübelerin de belirleyici etkisi bulunacaktır.
Sonuçta partilerin geleceğine liderler tek başına karar veremez. Siyasi kadrolar değişebilir, söylemler yenilenebilir, yönetim biçimleri yeniden düzenlenebilir. Ancak bunların seçmende karşılık bulup bulmayacağı ayrı bir meseledir.
Bu nedenle fon krizi sonrasında sorulması gereken soruların cevabı, yalnızca yargı dosyalarında değil, kamu yönetiminin şeffaflığı ve siyasi sorumluluk anlayışında da aranmalıdır.
Kim yaptı, kimler imkân sağladı, hangi denetim mekanizmaları aksadı ve bundan sonra nasıl bir düzen kurulacak?
Bu sorular açıklığa kavuşmadan gerçek anlamda bir yeniden yapılanmadan söz edilemez.
Ve bütün bu gelişmelerin sonunda Türkiye siyaseti açısından daha büyük bir soruyla karşı karşıya kalabiliriz:
AK Parti'nin kurumsal gücü zayıflarken Erdoğan'ın kişisel siyasi karşılığı devam edebilir mi?
Bunun cevabı Cumhurbaşkanlığı çevresinde alınan görev değişikliği kararlarında değil, hukukta, kamu yönetimindeki hesap verebilirlikte ve nihayet milletin sandıktaki tercihinde ortaya çıkacaktır.
Çünkü AK Parti'nin geleceğine ilişkin en önemli kararı Erdoğan değil, millet verecektir.Ya da millete verdirecekleri vakit geldi.
Belki de asıl siyasi değişim, Cumhurbaşkanı'nın çevresindeki isimlerin değişmesi değil, milletin Erdoğan ile AK Parti'yi artık aynı siyasi tercih olarak görmemesi olacaktır. Bunun olması için de bir çalışma var mı sorusunu da siz okurlarıma bırakıyorum!
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.