Türkiye’de uzun zamandır herkesin zihninde başka bir ülke var. AK Parti’ye gönül verenlerin bir bölümü, Türkiye’nin yeniden büyük bir medeniyet yürüyüşüne başladığını düşünüyor. Kürt hareketini destekleyenlerin bir bölümü, kendi istekleri doğrultusunda sınırların değişeceği yeni bir coğrafyanın hayalini kuruyor. MHP’ye gönül verenler, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü korumayı en temel mesele olarak görüyor. CHP’ye gönül verenler ise Cumhuriyet’in değerlerinin ortadan kaldırılmasından endişe ediyor. Her kesimin bir korkusu, bir umudu ve kendince gerekçeleri var.
Fakat asıl mesele de burada başlıyor: Herkes kendi korkusuna bakarken, ortak tehlikeyi görebiliyor muyuz? Herkes kendi mahallesini savunurken, üzerinde birlikte yaşadığımız büyük evi, büyük aileyi koruyabiliyor muyuz? Yoksa biz birbirimizi suçlamakla meşgulken, başkaları bölgeyle ilgili planlarını adım adım uyguluyor mu?
Türkiye’nin siyasi enerjisinin önemli bir bölümü yıllardır iç kavgalara harcanıyor. Laik–dindar… Türk–Kürt… Sağcı–solcu… Alevi –Sünni… Muhafazakâr–çağdaş… İktidar–muhalefet… Her tartışmada taraflar biraz daha sertleşiyor. İnsanlar birbirini dinlemekten uzaklaşıyor. Liderlerin de haz aldığı siyasi rekabet, zaman zaman aynı milletin çocuklarının birbirine düşman gibi bakmasına kadar varıyor.
Birbirimizin hangi cümleyi yanlış kurduğunu hemen fark ediyoruz. Fakat sınırlarımızın çevresinde kurulan yeni dengeleri aynı dikkatle takip etmiyoruz. Birbirimizin geçmişte yaptığı hataları unutmuyoruz. Fakat bölgemizde ülkelerin nasıl parçalandığını, şehirlerin nasıl yıkıldığını ve milyonlarca insanın nasıl yurdundan edildiğini gerektiği kadar hatırlamıyoruz.
Irak vurulurken farklı gerekçeler ileri sürüldü. Suriye parçalanırken herkes başka bir tarafı suçladı. Libya yıkılırken demokrasi ve özgürlük sözleri kullanıldı. Filistin’de topraklar adım adım işgal edilirken dünya çoğu zaman seyretmekle yetindi. Sonuçta kazanan, bu ülkelerin halkları olmadı. Kaybeden Müslümanlar oldu. Kutlamaları batı yaparken, ağıtlar hep Araplar, Türkler, Kürtler ve bölgede yaşayan bütün halkların oldu. Kazananlar ise silah satanlar, enerji kaynaklarını kontrol edenler ve bölgeyi kendi güvenlik anlayışlarına göre şekillendirmek isteyenler…
Bugün bizim Ka’ve de konu bu.
Misafirlerden biri: “Bu ülkenin en büyük meselesi iktidardır,” dedi. Diğeri hemen itiraz etti: “Hayır, asıl mesele muhalefettir.” Bir başkası: “Sağcılar olmasa bu ülke düzelir,” diye söze girdi. Öteki: “Solcular demek istedin herhâlde,” dedi.
Köşede sessizce çayını içen Salih Amca, bardağı masaya bıraktı: “Ev yanıyor, siz hâlâ yangını kimin çıkardığını tartışıyorsunuz,” dedi. Masadakiler bir anda sustu. Salih Amca devam etti: “Yangını kimin çıkardığını elbette bulalım. Ama önce şu ateşi söndürelim. Yoksa haklı çıkan da yanacak, haksız çıkan da…”
Deli Cemil kendi üslubu ile atıldı: “Peki Salih Amca, yangını benzinle nasıl söndüreceğiz!” Salih Amca kastı anladı, çayından son yudumu aldı, herkesin duyabileceği bir tonda: “Birbirimizi düşman görmekten vazgeçerek evlat… Çünkü bir millet içeriden bölünmeden, dışarıdan kolay kolay yenilmez.” dedi.
Evet Ka’ve Köşesi ahalisi haklıydı: Türkiye’nin tehlikesi insanların farklı düşünmesi değildir. Farklılık, doğru yönetildiğinde bir ülkenin zenginliğidir. Asıl tehlike, farklı düşünenlerin birbirini vatan haini, din düşmanı, bölücü veya gerici ilan etmesidir. Siyasi partiler elbette rekabet edecek. İktidar eleştirilecek. Muhalefet sorgulanacak. Yanlış yapan kim olursa olsun hesabı sorulacak. Fakat hiçbir siyasi hesap, ülkenin geleceğinden daha önemli değildir.
Hiçbir parti, devletin ve milletin tamamı değildir. İktidarlar gelir ve gider. Genel başkanlar değişir. Seçimler kazanılır ve kaybedilir. Ama Türkiye kaybedilirse, temel değerler kaybedilirse, hepimiz kaybederiz. Bu nedenle mesele, herkesin aynı düşünmesi değildir. Mesele; farklı düşüncelerimize rağmen aynı vatanın, ortak değerlerle aynı geleceğin ve aynı sorumluluğun sahibi olduğumuzu unutmamaktır.
Sıkıntı, “Büyük İsrail” denildiğinde yalnızca duvara asılmış bir haritanın anlaşılmasındadır.
Asıl dikkat edilmesi gereken; bölgede güçlü, bağımsız ve birlikte hareket edebilen devletlerin zayıflatılmasıdır. Komşu ülkelerin etnik, mezhebî ve siyasi fay hatları üzerinden parçalanmasıdır. İnsanların birbirine güvenemez hâle getirilmesidir. Devletlerin kendi iç meseleleriyle uğraşırken dışarıdaki büyük değişimi görememesidir.
Bir ülkenin toprağını ele geçirmenin tek yolu asker göndermek değildir. Ekonomisini kontrol edersiniz. Siyasetini kutuplaştırırsınız. Toplumunu birbirine düşürürsünüz. Gençlerini umutsuzlaştırırsınız. Kurumlarına olan güveni ortadan kaldırırsınız. Sonra o ülke haritada bölünmese bile kendi içinde parçalanmaya başlar. Bu yüzden Türkiye’nin en büyük savunma hattı yalnızca sınırlarımızdaki askerî güç değildir. En güçlü savunma hattımız, milletimizin birbirine olan güvenidir.
AK Partili kendisine şunu sormalıdır: “Partimi savunurken adaleti ve milletin tamamını gözden kaçırıyor muyum?”
CHP’li düşünmelidir: “Cumhuriyet’i korurken milletin inancına ve değerlerine yeterince saygı gösteriyor muyum?”
MHP’li sormalıdır: “Devletin bütünlüğünü savunurken adaleti ve toplumsal barışı güçlendirebiliyor muyum?”
Kürt siyaseti diye hareket eden de düşünmelidir: “Hak ararken başka büyük güçlerin bölgesel hesaplarına hizmet eden bir zemine sürükleniyor muyum?”
Bu sorular suçlamak için değil, hepimizin kendisini hesaba çekmesi içindir. Çünkü Türkiye’yi yalnızca karşı mahalle tehdit etmiyor. Türkiye’yi asıl tehdit eden; adaletsizlik, liyakatsizlik, yoksulluk, umutsuzluk, siyasi körlük ve milletin birbirine olan güvenini kaybetmesidir. Biz Yeni Osmanlı’yı, yeni Cumhuriyet’i, güçlü devleti veya farklı bir siyasi geleceği tartışırken başkaları bölgede kendi düzenini kurmaya devam ediyor. Biz birbirimizi susturmaya çalışırken onlar bizi birlikte güçsüzleştirecek alanlar açıyor. Biz “Kim haklı?” kavgası verirken asıl soru gözden kaçıyor: Bu kavganın sonunda kim kazanıyor?
Artık birbirimizi yemek yerine aynı sofrada konuşmayı öğrenmeliyiz. Aynı düşünmek zorunda değiliz. Aynı partiye oy vermek zorunda değiliz. Aynı hayat tarzını benimsemek zorunda da değiliz. Ama aynı vatanın çocukları, aynı değerlerin savunucuları olduğumuzu hatırlamak zorundayız.Şehit Muhsin Yazıcıoğlu'nun tabiriyle: “Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur’an’ımız bir, kıblemiz bir, bayrağımız bir, vatanımız bir. Türk’üyle, Kürt’üyle, Alevi’siyle, Sünni’siyle, bu kadar bir içinde biz biriz, beraberiz.” sözünü hatırlayalım.
Çünkü biz birbirimize yenilirsek kazanan hiçbirimiz olmayacağız.
Düşünelim: biz birbirimizle uğraşırken, kim neyi kurdu, kuruyor?
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.