NATO Mermer!
Türkiye’den bir NATO rüzgârı geçti.
Karşılamalar güzeldi. Protokol yerindeydi. Sofralar özenliydi. Menüden salona kadar Türkiye’nin misafirperverliği dünyaya gösterildi. Trump, Türkiye Cumhurbaşkanı için “arkadaşım” dedi. Kameralar döndü, liderler el sıkıştı, diplomasi cümleleri kuruldu.
Güzel.
Ama uçaklar kalktı, salonlar boşaldı, kırmızı halılar toplandı. Geriye yine biz kaldık.
Ve biz yine aynı sorunun önündeyiz:
Bu ülkenin yükünü kim taşıyor, nimetini kim yiyor?
Dışarıdaki kuruluşlar bazen notumuzu yükseltiyor, bazen görünümümüzü düzeltiyor, bazen büyüme tahmini açıklıyor. Fakat evin içine dönüp baktığınızda büyüyen pek bir şey görünmüyor.
Mutfak büyümüyor.
Maaş büyümüyor.
Umut büyümüyor.
Gençlerin geleceği büyümüyor.
Eğer işten atılmamayı büyüme sayacaksak, maaşın düşmemesini kâr sayacaksak, sofranın biraz daha küçülmemesini başarı diye anlatacaksak, o zaman sorarım size:
Niye hep bu bize düşüyor?
Türkiye’de garip bir düzen var. Büyüme olursa onların başarısı oluyor. İhracat artarsa onların hanesine yazılıyor. Teşvik çıkarsa önce onların kapısına gidiyor. Kriz gelirse onlar üretimi durdurabiliyor, yatırımı dışarı kaydırabiliyor, personel çıkarabiliyor.
Peki halk?
Halk bekliyor.
Evinde bekliyor. Borcunun önünde bekliyor. Kirasının önünde bekliyor. Market rafının önünde bekliyor. Çocuğunun okul masrafının önünde bekliyor.
Büyüklerin hakkı dünyaya açılmak; halkın hakkı eve kapanmak olmuş.
Büyüklerin hakkı zararını topluma yaymak; halkın hakkı kendi sofrasını kısmak olmuş.
Büyüklerin hakkı kredi, teşvik, af ve erteleme; halkın hakkı sabır, taksit ve idare etmek olmuş.
Mesele NATO meselesi değil. Mesele Trump’ın “arkadaşım” demesi de değil. Mesele Türkiye’nin dışarıdaki itibarıyla içerideki adaleti arasındaki mesafedir.
Salonlar mermer olabilir; ama evlerin içi soğuksa o mermer milleti ısıtmaz.
Devlet elbette dünyayla konuşacak. Türkiye elbette masada olacak. Hatta masanın kenarında değil, merkezinde olmalı. Fakat asıl soru şudur:
O masada konuşulan güç, milletin sofrasına ne zaman inecek?
Eğer kazanç küçük bir çevrede toplanıyor, risk halka, kâr sermayeye yazılıyorsa; burada adil kalkınmadan değil, dar bir zenginleşmeden söz edilir.
Bu halk sadece vergi ödeyen, kriz taşıyan, seçimden seçime hatırlanan bir kitle değildir.
Bu halk, bu ülkenin asıl ortağıdır.
Şöyle bir uzanalım, bakalım KA’VE köşesinde ne konuşuluyor diye.
Kahvehanede oturmuş Hikmet Hoca çayından bir yudum aldı, televizyondaki habere baktı:
“Yabancı kuruluş puanımızı artırmış diyorlar. İyi güzel de benim evde artan tek şey fatura.”
Öğretmen Ayşe söze girdi:
“Çocuklara güçlü ülke anlatıyoruz hocam. Ama çocuk eve gidince babasının geçim derdini, annesinin market hesabını görüyor. Güç dediğin şey biraz da çocuğun yüzüne yansımalı.”
Deli Cemil güldü:
“Yani hocam, işten atılmadık diye sevineceksek, maaşımız düşmedi diye büyüdük sanacaksak, bu büyüme değil; yerimizde kalmaya şükretme ekonomisi olur.”
Çaycı Memduh tepsiyi bırakırken başını salladı:
“Ben siyasetten anlamam. Ama şunu bilirim: Bir ülkede hep aynı insanlar büyüyorsa, millet küçülüyordur.”
Masada kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Hikmet Hoca ağır ağır konuştu:
“Devlet misafir ağırlamış, güzel. Ama millet de kendi evinde biraz ağırlansın artık.”
İşte KA’VE Köşesi’nin bugünkü meselesi budur.
Orada büyük laflar edilmez; hayat konuşur. Orada diplomasi dili değil, mutfak dili vardır. Grafik değil, geçim hesabı vardır. Lider fotoğrafı değil, ay sonu vardır.
Ve bazen memleketin gerçeği, zirve salonlarından önce kahve masasındaki çay bardağında görünür.
Türkiye güçlü olsun. Buna kimsenin itirazı yok.
Ama güç sadece uçakla, masayla, protokolle, anlaşmayla ölçülmez.
Güç, emekçinin evine giren huzurdur.
Güç, gencin gelecek kurabilmesidir.
Güç, esnafın kepenk açarken korkmamasıdır.
Güç, emeklinin torununa mahcup olmadan harçlık verebilmesidir.
Güç, halkın “Bu ülkenin sahibi sadece onlar değil, biz de ortağıyız” diyebilmesidir.
BüyükAile bakışı tam da burada başlar: Vatandaş seyirci değil, ortak olmalı. Sadece yükte değil, nimette de bulunmalı.
NATO rüzgârı geçti.
Geriye yine aynı soru kaldı:
Bu memlekette refahın kapısı herkese mi açılacak, yoksa aynı azınlık içeri girerken halk yine kapıda mı bekleyecek?
Biz artık sadece parlayan mermerleri değil, adil sofraları konuşmak zorundayız.
Çünkü milletin sofrasına değmeyen hiçbir başarı, gerçek başarı değildir.