Bugün hayatın hemen her alanında tuhaf bir yarışın içine sokulmuş durumdayız. İnsanlar daha iyi insan olmak için değil, daha çok görünmek için yarışıyor. Daha faydalı olmak için değil, daha fazla alkış almak için uğraşıyor. Evler, arabalar, sofralar, tatiller, çocuklar, hatta iyilikler bile bir gösteri alanına dönüşüyor. Eskiden insan bir işi doğru olduğu için yapardı; şimdi çoğu zaman başkaları görsün diye yapıyor.
Bu yarış yalnız tüketimle sınırlı değil. Mahremiyette de bir yarış var. Kim daha çok özel hayatını gösterecek, kim daha çok ailesini sergileyecek, kim daha fazla görünür olacak diye garip bir hâl oluştu. Açıklık denilen şey de çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Elbette kurumlar şeffaf olmalıdır, kamu gücü kullananlar hesap vermelidir, milletin hakkına dokunan herkes denetlenmelidir. Fakat insanın evini, ailesini, iç dünyasını, mahrem alanını tamamen vitrine çevirmesi şeffaflık değil, başka bir şeydir. Bir toplumda mahremiyet zayıfladığında yalnız özel hayat değil, edep de zayıflar.
Bu yarışın en tehlikeli tarafı ise insanın ölçüsünü bozmasıdır. Sürekli başkalarıyla kıyaslanan insan, sahip olduklarının kıymetini unutur. Çocuğunu başka çocuklarla, evini başka evlerle, hayatını başka hayatlarla, hatta acısını ve sevincini bile başkalarının gösterileriyle ölçmeye başlar. Böyle olunca insan kendi hayatının sorumlusu olmaktan çıkar, başkalarının hayatının seyircisi hâline gelir. Seyir arttıkça düşünme azalır, düşünme azaldıkça da insan kendi vicdanıyla baş başa kalmaktan kaçar.
İşte adalet meselesi de burada yara alıyor. Çünkü her şey yarışa dönüştüğünde insanlar hakikatin peşinden gitmek yerine kendi taraflarının kazanmasını önemsemeye başlıyor. Yanlışın yanlış olup olmadığına değil, kimin yaptığına bakılıyor. Kendi mahallesinden biri yanlış yapınca susanlar, karşı mahalleden biri aynı yanlışı yapınca meydanlara çıkıyor. Dostunun hatasını örtmeye çalışanlar, rakibinin hatasını büyütmek için elinden geleni yapıyor. Böyle bir yerde adalet değil, tarafgirlik büyür.
Oysa adaletin değeri, bize fayda sağladığında değil, bize hiçbir fayda sağlamadığı zamanlarda ortaya çıkar. Bir insan kendi hakkı yenildiğinde bağırabilir; bunda şaşılacak bir şey yoktur. Asıl mesele, başkasının hakkı yenildiğinde konuşabilmektir. Zulüm kendi kapımıza dayandığında herkes sesini yükseltir. Fakat gerçek vicdan, o zulüm henüz başkasının kapısındayken rahatsız olabilmektir.
Bugün iş yerlerinde, mahallelerde, siyasette, ailelerde ve sosyal hayatta sıkça gördüğümüz sorun budur. Bir çalışan haksızlığa uğradığında sessiz kalanlar, aynı haksızlık kendi başlarına geldiğinde destek bekliyor. Başka bir görüşten insana yapılan yanlışa sevinenler, gün geliyor kendi özgürlükleri daraldığında adalet istiyor. Başkasının çocuğu için acımasız konuşanlar, kendi çocukları söz konusu olduğunda merhamet bekliyor. Hâlbuki adalet, yalnız bizim sevdiklerimize lazım olan bir değer değildir; herkes için lazım olan ortak emniyet alanıdır.
Bir de işin ötekileştirme ve genelleştirme tarafı var. Bir kişinin yaptığı yanlıştan bütün bir topluluğu sorumlu tutmak kolaydır ama adil değildir. Bir gencin hatasından bütün gençleri, bir siyasetçinin yanlışından bütün insanları, bir ailenin kusurundan bütün toplumu mahkûm etmek düşünmeyi kolaylaştırır ama hakikati karartır. İnsan kendi evinin eksiklerini görmeden sürekli dışarıyı suçladığında da aynı hataya düşer. Kendi ailesinde adaleti, nezaketi, hakkaniyeti kuramayan birinin toplumdan sürekli adalet beklemesi eksik bir bakıştır.
Elbette yanlışları konuşacağız. Elbette haksızlıklara itiraz edeceğiz. Elbette toplumsal sorunları dile getireceğiz. Ancak bunu yaparken kendimizi dışarıda bırakamayız. Çünkü toplum dediğimiz şey yalnız başkaları değildir; bizim evimiz, bizim ailemiz, bizim mahallemiz, bizim iş yerimiz ve bizim davranışlarımızdır. Evde adalet yoksa sokakta adaletin güçlü kalması zordur. Ailede merhamet yoksa toplumda merhametin yaşaması zordur. İnsan kendi yakınlarına karşı hakkaniyetli değilse, uzaklara karşı adaletli görünmesi çoğu zaman sadece bir görüntüden ibaret kalır.
Bugünün en büyük ihtiyacı daha fazla yarışmak değil, ölçüyü yeniden bulmaktır. Daha çok görünmek değil, daha doğru yaşamak gerekir. Daha çok bağırmak değil, haklı yerde konuşmak gerekir. Kendi tarafımız kazansın diye değil, hak yerini bulsun diye mücadele etmek gerekir. Çünkü adalet, sıra bize geldiğinde değil, sıra başkasındayken gösterdiğimiz cesaretle anlaşılır.
Sonunda mesele şuraya gelir: İnsan başkalarının hayatıyla yarışmayı bıraktığında kendi vicdanıyla yüzleşmeye başlar. Kendi vicdanıyla yüzleşen insan da başkasına yapılan haksızlığı görmezden gelemez. İşte toplumun yeniden iyileşmesi de buradan başlayacaktır; gösterişten değil, vicdandan; taraftarlıktan değil, adaletten; dışarıyı suçlamaktan değil, önce kendi evimizin penceresini temizlemekten.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum Yaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaylanır.